Köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları etiketiyle yayımlanan Günyüzü – Bir Avukatın Hindistan’da Yaşadığı Direniş Hikâyesi, “Aslı Gibidir” mahlasıyla yazan bir avukatın hukuk, vicdan ve kimlik ekseninde kurduğu çarpıcı bi - Kalan Basım Yayım Dağıtım (Kalan Yayınları)
Aslı Gibidir: “Yazar, bir gözlemci ve düşünürdür.”
20 Mayıs 2026
Aslı Gibidir: “Yazar, bir gözlemci ve düşünürdür.”
OKUNMA : 423

Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey

Köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları etiketiyle yayımlanan Günyüzü – Bir Avukatın Hindistan’da Yaşadığı Direniş Hikâyesi, “Aslı Gibidir” mahlasıyla yazan bir avukatın hukuk, vicdan ve kimlik ekseninde kurduğu çarpıcı bir anlatı sunuyor. Gerçek olaylardan esinlenen roman; İstanbul’dan Hindistan’a uzanan bir hukuk mücadelesini, yalnızca ticari bir dava değil; aynı zamanda kadınlık, yabancılık, adalet ve direniş kavramları üzerinden çok katmanlı bir varoluş savaşı olarak ele alıyor.

Başkarakter Avukat Ayça Tomris Akkurt’un Delhi hapishanelerinden Bhavnagar mahkemelerine uzanan yolculuğu boyunca roman; Anglo-Sakson hukuk sistemi ile Türkiye’deki yargı pratiğini karşılaştırırken, Mahatma Gandhi’nin pasif direniş felsefesini modern hukuk etiğiyle buluşturuyor. Eserde yalnızca bir dava değil; medya manipülasyonu, uluslararası ticaret mafyası, kadın bedenine ve sesine yönelik baskılar, kültürel yabancılaşma ve hakikatin sistematik biçimde bastırılması da anlatılıyor. Günyüzü, bir hukuk romanı olmanın ötesinde; Türkiye’den çıkan bir kadın karakterin, küresel ölçekte adalet ve insanlık arayışına dönüşen içsel direniş hikâyesi olarak dikkat çekiyor.


Yeni kitabınız hayırlı olsun Aslı Hanım. Söyleşimize mahlas ismi tercih etme nedeninizi sorarak başlamak isterim.

Mahlas ismi tercih etmenin nedeni, hayatın içinde kalarak geri kalan yaşamımda meydana gelecek olayları birebir gözlemleme isteğimden kaynaklıdır. Hukukçu kimliğimin yazar kimliğini beslemeye devam etmesi, ancak yazar kimliğimin ise ondan bağımsız olarak büyümesi içindir. Bir de reklam yasağını ihlal etmemek, kitabın yazılma amacına hizmet etmek içindir. Hemen hemen her dosyada bir “Aslı Gibidir” kaşeli evrak bulunur. Okurlara tanıdık gelmesini de istedim açıkçası.


Aslı Hanım, 96 sayfa olan eserinizi bana yollanan PDF nüshasından beğenerek okudum. Kanaatimce her eser, toplumsal ya da kişisel bir ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkar; sebepsiz yazılan metin yoktur. Aynı şekilde her yazarın da kalemi eline alırken bilinçli ya da sezgisel bir yönelimi, bir derdi, bir amacı bulunduğuna inanıyorum. Bu çerçevede sormak istiyorum. Bu kitabı kaleme almanıza yol açan temel ihtiyaç neydi?

Toplumlarda hak arama özgürlüğünü kullanırken hakikat ekseninde ciddi bir kayma söz konusu. Tekrardan bu eksen etrafında adaletin tecelli etmesine dair inanç ve umudumuzun yenilenmesi ihtiyacıyla yazdım.


1) Ne zamandan beri yazıyorsunuz?
2) Yazmak konusunda herhangi bir eğitim aldınız mı, yoksa tamamen kendi deneyiminizle mi geliştirdiniz?

Ben çocukluğumdan beri yazarım. Özellikle ortaokulda edebiyat öğretmenimin teşviki ile günlük yazmaya başladım. Sonra şiirler… Ardından denemeler, özlü sözler, makaleler derken şimdi karşınızda bir kurgu roman yazarı olarak bulunuyorum.

Bu konuda eğitim almadım; ancak çok okuduğum için ve dil yeteneğim olduğu için kendi kendime geliştirebildiğime inanıyorum. Vaktim olsaydı, Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’nü okumayı çok isterdim. Şükür ki; kitap yazma çocukluk hayalimi Kalan Yayınevi sayesinde gerçekleştirmiş oldum.


Romanınızda bir Türk kadın avukat, Hindistan’daki mafya düzenine karşı tek başına direniyor. Ayça, Hindistan’daki sistemle mücadele ederken aslında kendi kimliğini de yeniden kuruyor. Yabancı bir coğrafyada verilen mücadele, insanın ulusal kimliğini daha mı görünür kılar?

Evet, çok doğru. Daha görünür kılıyor. Ancak ulusal kimliğinin, doğduğun coğrafyadan kaynaklı edinimlerin görünür olması için, önce içinde bulunduğun toplumun kültürüne saygı duyman gerekiyor. Siz tanımaya ve anlamaya çalışırsanız, onlar da sizi anlamaya çalışıyor. Ki bence dünyada kendi kültürünü en iyi pazarlayan milletlerden biridir Hintliler.


Eserde sık sık Gandhi’nin pasif direniş anlayışı ile Türk modernleşmesinin temsil ettiği mücadeleci karakter arasında bir bağ kuruluyor. Gandhi’nin pasif direniş anlayışı ile Cumhuriyet modernitesi arasında ne tür benzerliklerden söz edebilirsiniz?

Bence okuyucular kitapta kendileri keşfetsinler bu benzerlik veya farklılıkları.


Kitapta geçen “Bir kadınla bile baş edemediniz!” cümlesi oldukça sert bir erkek egemen sistem eleştirisi taşıyor. Sizce günümüzde kadınların başarısı hâlâ eril yapı tarafından “küçümsenmeye” veya “tehdit” olarak algılanmaya devam ediyor mu?

Maalesef evet. İstatistiklerde sadece maaş karşılaştırması dahi yapıldığında bu ayrımcılığın ne kadar derin boyutlarda olduğu anlaşılabilir. Kadına yüklenen ağır sorumlulukların sebebinin de kadınların hareket alanını daraltmak ve başını kaldıramaz hâle getirmek için olduğunu düşünüyorum. Çünkü kadın güçlendiğinde dünya daha yaşanır hâle gelecek, savaşlar azalacak… Emperyalist güçler de bundan korkuyorlar.


Romanınızda hukuk sistemleri; medya, şirketler, uluslararası yapılar, hiyerarşi ve otoriteler tarafından sık sık manipüle edilen kurumlar olarak gösteriliyor. Ayça’nın mücadelesi boyunca erkek egemen yapılar, mafya düzeni ve siyasi bağlantılar sürekli devrede. Merak ettiğim şey şu: Dünyada gerçekten bağımsız bir adalet sistemi kaldığına inanmak mümkün mü?

Günümüz dünyasında maalesef adalet sistemleri siyaset ve finans dünyasının gölgesinde… Sistemin bağımsız olması için yeniden yapılandırma şart. Erkler ayrılığı çok önemli; kanun önünde eşitlik ilkesinden milim sapmadan hareket edilirse bu mümkün. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi daha etkin olursa, ulusal adalet sistemi de evrensel hukuk ilkelerine bağlı kalacaktır.


Medyanın Ayça’yı kısa sürede “adaletin sesi” olarak yüceltip ardından sosyal medya linçlerinin hedefi hâline getirmesi, günümüz toplumunun kahraman üretme ve aynı hızla itibarsızlaştırma refleksini düşündürüyor. Sizce sürekli yeni kahramanlar yaratıp ardından onları yıkmaya eğilimli bir toplumda, gerçeği ve doğruyu savunabilmek gerçekten mümkün mü; yoksa hakikat artık kalabalığın anlık duygularına göre şekillenen kırılgan bir algıya mı dönüştü?

Maalesef öyle… Tepkisellikten beslenerek oluşturulan gündemlerle yaşamımız heba oluyor. Oysa ki yaşam en temel haktır. Doğru haber alma hakkımız ihlal edildiğinde, flu bir ortamda gerçeğe dayalı durum tespiti bile yapamıyoruz. Halbuki ilerlemenin ilk şartı belirleyebilmektir. Ne yapıp ne yapmayacağını belirlemeden, hedeflerini ve yaşam tarzını belirlemeden iyi yaşamak mümkün mü?

Bilgi kirliliğinden uzak kalarak önce kendimize odaklanmalıyız. Kahraman ve kurtarıcı beklemeden yaşamayı öğrenmeliyiz. Sorumluluk bilinci ile kendimizi gerçekleştirmeye odaklanmalıyız. Kurtarıcı ihtiyacından kurtulduğumuzda, proje kahramanlar da prim yapmayacağından, kendiliğinden daha şeffaf ve yaşanır bir ortama kavuşabiliriz. Bunun için medyaya nötr bir gözle bakmalıyız ve hizmet ettiği hedef kitleyi iyi analiz etmeliyiz. Yargı kadar, medyanın bağımsızlığı da şart. Ayrıca ifade ve basın özgürlüğünün sınırlarını korumak çok önemli. Masumiyet karinesi ve lekelenmeme hakları çekirdekten ailede ve okulda öğretilmeli. Yoksa her gün, tepkiselliğimizden beslenerek oluşturulan gündemin kuklası oluruz.


Delhi Cezaevi’nde gardiyan Ramesh’in Ayça’ya verdiği defter ve “Burada susanlar ölür, konuşanlar kaybolur. Yazanlar ise… Belki yaşar.” sözü romanın vurucu sahnelerinden biri. Bir bakıma yazmak yani edebiyat, insanın hayatta kalma biçimi olarak ifade ediliyor. Her insanın edebiyatı ve yazarlığı tanımlama biçimi farklıdır; kimine göre yazar, duygulara tercüman olan biridir, kimine göre topluma ayna tutan ya da değişimi tetikleyen bir düşünürdür. Peki, sizce yazar kimdir, onun en temel sorumluluğu nedir ve iyi bir yazarı diğerlerinden ayıran asıl özellik ne olmalıdır?

Yazar, bir gözlemci ve düşünürdür. En temel sorumluluğu akıcı bir şekilde yazmak; okuyucunun zihninde merak uyandırıp onun hayatında yaşam sevincine dair fark yaratmaktır. Yani okuyucuya “Okuduğuma ve ayırdığım zamana değdi.” dedirtebilmektir. Diğer yazarlardan ayıran asıl özelliği ise yazdığı döneme veya kurgu da olsa olaylara dair objektif ve çarpıcı bir belagat yeteneğine sahip olmasıdır.


Türk edebiyatında size ilham veren 5 yazar ve 5 eser ismini sorsak yanıtınız ne olurdu?

Önce ve ilk olarak Reşat Nuri Güntekin (Çalıkuşu),
Sunay Akın (İstanbul’un Nazım Planı),
Azra Kohen (Aeden),
Duygu Asena (Kadının Adı Yok),
Akgün Bilgin (Adli Narsizm).

Bir de duruşu ve çalışkanlığı ile ilham aldığım duayen Kurtuluş Tayanç Çalışır var.


Söyleşi yaptığım yazarlara şu soruyu soruyorum. Çünkü sosyal medya gerçekliği, dijitalleşen, yapay zekâlaşan bir gelecek içinde yaşıyoruz. O soru da şu: Şiirin gelecekte hiçbir karşılığının kalmayacağını, hatta edebiyatın bile tamamen ortadan kalkacağını savunanlar var. Bu fikre katılır mısınız?

Bu fikre katılmak istemiyorum. Yapay zekânın edebiyatın yerini alacağına inanmıyorum. Hatta şiirin yerini alacağına hiç inanmıyorum. Çünkü yapay zekâ hissedemez, yaşamı deneyimleyemez. Sadece insanoğlunun belleğindeki verileri işleyip derleyerek önümüze koyabilir. İnsanoğlu var olduğu sürece gerçek yaşamsal deneyimleri hep merak edecektir diye düşünüyorum. Edebiyatla kurulan insansal bağın hiçbir zaman kopmayacağına inanıyorum.


Aslı Hanım, bundan sonraki üretimlerinizde kolaylıklar ve ilham dolu süreçler dilerim.

Yorum bırakın
Toplam Yorum Sayısı 0
Henüz yorum eklenmemiş
İşleminiz Sürüyor, Lütfen Bekleyiniz