Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey
Köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları tarafından okurla buluşturulan Sırlar İmparatorluğu, fantastik edebiyatın klasik unsurlarını hafıza, kimlik, miras ve kader temalarıyla birleştiren sürükleyici bir roman olarak dikkat çekiyor. Yazar Anıl Demirel, unutulmuş bir tarihin izini süren genç James Horet’in gözünden okuru, ejderha şövalyelerinin, kadim kehanetlerin ve karanlık güçlerin hüküm sürdüğü büyülü bir evrene davet ediyor.
Romanın merkezinde, geçmişin üzeri örtülmüş gerçekleriyle yüzleşen Kharen’in sıradan bir köylüden efsanevi bir mirasın taşıyıcısına dönüşme hikâyesi yer alırken; unutulan savaşlar, bastırılan hafıza ve hakikatin bedeli gibi temalar güçlü bir anlatıyla işleniyor. Eserde “İnsanların barış dediği şey aslında gerçeğin üzerine örtülmüş kanlı bir perdeden ibarettir” düşüncesi etrafında şekillenen anlatı, yalnızca bir fantastik macera değil; aynı zamanda toplumların geçmişle kurduğu ilişkiye dair sembolik bir sorgulama sunuyor. James’in “unutulanların sesi olma” çabası ile Kharen’in kendi kimliğini keşfetme yolculuğu birleşerek, okura hem epik bir serüven hem de derinlikli bir iç hesaplaşma vaat ediyor.
Yeni kitabınız hayırlı olsun Anıl Bey. Eserinizi bana yollanan PDF nüshadan okudum. Sanırım eseri ilk okuyanlardan biriyim. Ben eserinizi beğendim. Emeğinize sağlık. İsminizi ilk kez duyacak olanlar için söyleşimize sizi tanıtarak başlamak istiyorum. Anıl Demirel kimdir?
Aslında en yalın haliyle; Anıl Demirel, kendi yarattığı o karanlık fantastik evrenin şımarık çocuğudur. Kendimi bildim bileli yazmayı hep seven, zihnindeki dünyaları kelimelerle somutlaştırmanın peşinden giden bir hayalperestim. Bu serüven benim için bugünden yarına başlamadı; arkasında ufak A5 defterlere karalanan, o zamanlar belki de nereye varacağını bilmediğim binlerce başlangıç, sayısız deneme ve yıllarca sabırla büyütülen kurgular var. O küçük defterlerde büyüyen hayaller, zamanla kendi ayakları üzerinde duran devasa bir imparatorluğa dönüştü. Bugün okurun karşısına çıkan Anıl Demirel, o eski defterlerdeki heyecanını hiç kaybetmemiş, aksine o gölgelerin peşinden gitmeye daha da kararlı bir anlatıcıdır.
Eseriniz 299 sayfadan oluşuyor ve romanın sonunda “Devam Edecek” ifadesi yer alıyor. Bu durum, okuru daha geniş bir evrenin ve uzun soluklu bir hikâyenin beklediğini gösteriyor. Bu noktada şunu merak ediyorum: Kitap yazma yolculuğunuzda yazmaya dair herhangi bir eğitim aldınız mı, yoksa yazarlığınız daha çok kişisel bir birikimin ve yıllara uzanan bir deneyimin sonucu mu?
Yazmaya dair akademik veya formel bir eğitimim yok; sanırım bu noktada 'eğitim' yerine 'gelişim' kelimesini seçmek çok daha doğru olacaktır. Benim yazarlığım, 90'ların çocuklarının maruz kaldığı o eşsiz hikâyelerin, masalların, çizgi filmlerin ve kitapların ruhuma bıraktığı tortunun bir sonucudur. Bizler öyle bir döneme denk geldik ki; geleceğin bilinmezliğinin, yirmi yıl sonra sokaklarda dolaşacağı söylenen uçan arabaların ve 'piramitleri dev insanlar mı yaptı?' kurgularının popüler kültürde en sık, en iştahla konuşulduğu yıllardı. Bu muazzam gizem ve merak dalgasıyla büyüyünce, o dönemin çocuklarının içinde biriken heyecan ve yaratma isteği er ya da geç bir çıkış yolu buluyordu. Bu birikim kiminde müziğe, kiminde spora, bende ise edebiyata ve bu fantastik evrene dönüştü. İçinizde o dönemin saf merakı ve heyecanı kalmışsa, kendinizi kelimelerle ifade etmeye başladığınızda ortaya muazzam şeylerin çıkması zaten kaçınılmaz bir sondur.
Anıl Bey, uzun yıllara yayılan gözlemlerim bana şunu düşündürüyor: Yazmak kesinlikle tesadüfen gelişmiyor. Her yazar, karşı koyamadığı bir iç çağrının izini sürüyor; edebî eserler de bu iç çağrının yankısı olarak doğuyor. Siz yazarken neyin peşine düşüyorsunuz; sizi masaya oturtan, kelimelerle baş başa bırakan o iç çağrıyı nasıl tarif edersiniz?
Aslında her şey, en başta içinizden gelen ama ilk etapta tam olarak adını koyamadığınız, belki de en doğru kelimeyle 'saf bir tutku' diyebileceğiniz o gizemli gücün sizi ileriye doğru itmesiyle başlıyor. Sonrası ise başlangıcından çok daha muazzam bir keşif yolculuğu... Yazdıkça, zihninizde dönüp duran o soyut evren yavaş yavaş bir somutluğa, etten kemikten bir gerçekliğe bürünüyor. Ben bu iç çağrıyı mekanik bir yazma dürtüsü olarak görmüyorum; bu benim için çok daha canlı bir bağ. Günün sonunda evde kendi odama doğru yürüyüp o kapıyı açtığımda, o kapı sanki gerçek dünyaya değil de direkt Sırlar İmparatorluğu'na açılıyor gibi hissediyorum. O eşikten geçtiğim an, odam Kharen’in odasına, kurtların tekinsiz ormanına ya da kadim bilgelerin mağarasına dönüşüyor. İşte o an bir ses sanki usulca yanıma geliyor, omzuma dokunuyor ve 'Ee, bundan sonra ne yapalım?' diye soruyor. Beni masaya oturtan, kelimelerle baş başa bırakan şey bu sesin çağrısıdır; bana da sadece o kadim dünyanın fısıltılarını kaleme dökmek kalıyor.
Romanda hakikatin resmî tarih tarafından örtülmesi dikkat çekiyor. Bu yönüyle eser, tarih yazımı ve toplumsal bellek konusunda günümüz dünyasına da mesaj veriyor. Eğer bir gün geçmişe dair bilinen her şeyin yalan olduğu ortaya çıkarsa, sanki insanlar gerçeği öğrenmeyi istemeyecekler gibi bir durum var. Sırlar İmparatorluğu'nun merkezindeki soru da şu gibi görünüyor: “Hakikat mi daha değerlidir, huzur mu?” Siz hangi taraftasınız?
Bu soruya pek çok farklı düşünce penceresinden cevap verilebilir ama en yalın haliyle şunu söyleyebilirim: Tarihteki en büyük barışların arkasında, her zaman çok büyük savaşlar yatar. Yaşadığımız gerçek dünya ile kaleme aldığımız o kurgusal evrenler, bu kâinatın görünmez bağlarıyla birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Bugün bile geriye dönüp baktığımızda; insanlığın hemen hemen yüz yıldır deneyimlediği o büyük barış illüzyonunun arkasında, milyonlarca insanın canını alan bir dünya savaşı ve atılan nükleer bombalar duruyor. Yani şu anki huzur, aslında geçmişteki o devasa yıkımın caydırıcılığından besleniyor.
İşte bu noktada hakikat ve huzur kavramları, sahip olduğunuz ya da bağlı olduğunuz güce paralel olarak şekillenir. Eğer huzuru sağlamaya yetecek bir sabrınız ve aynı anda o ağır hakikati omuzlayacak bir gücünüz varsa, bu iki kavramı mükemmel bir dengede tutabilirsiniz. Ancak hakikatleri ortaya dökecek cesur bir diliniz varken, o hakikatin doğuracağı kaosta huzuru koruyacak gücünüz yoksa işlerin rengi tamamen değişir. İnsanlık tarihi boyunca güçsüz bırakılmış toplumlar, ne yazık ki hakikati örtülmüş bir cehennemin üzerinde yaşamayı, o sahte ve ufak huzura tercih etmek zorunda kalmışlardır. Ben yazar olarak tam bu kırılma noktasındayım; ne körü körüne bir huzurun ne de yıkıcı bir hakikatin tarafındayım, ben o kanlı perdenin arkasını sorgulayan taraftayım.
Romanınızda kahramanlar kadar efsaneler de dönüşüyor. Günümüz insanı sizce kendi kahramanlarını yaratıyor mu, yoksa hazır efsanelerin gölgesinde mi yaşamayı tercih ediyor?
Hepimiz kendi hayat çizgimizin kahramanlarıyız aslında. Kendimizi kahramana dönüştürmek bizim elimizde. Sosyal hayatımızda bir işi çözeriz, birine yardım ederiz ve o kişinin kahramanı olursunuz. Mesele televizyondaki süper kahramanların egosunu mu feyz alıp kendi işimizi mi küçümsüyoruz, yoksa gereken değeri kendimize gösterip işimizi, hayatımızı mı saygınlaştırıyoruz?
James Horet’in “unutulanların sesi olma” kararı, romanın kırılma noktalarından biri. Sizce James’i sıradan bir meraklı genç olmaktan çıkarıp tarihin tanığına dönüştüren asıl şey nedir?
Aslında bu sorunun cevabı, az önce bahsettiğimiz o güç ve hakikat felsefesiyle doğrudan göbekten bağlıdır. Ne demiştik; hakikatleri ortaya dökecek bir diliniz varken, o hakikatin doğuracağı kaosta huzuru koruyacak gücünüz yoksa işlerin rengi değişir. İşte James Horet, tam olarak bu felsefenin merkezinde duran karakterdir. Onu sıradan bir meraklı genç olmaktan çıkarıp tarihin tanığına dönüştüren asıl şey, sadece gizemlerin peşinden koşması değil; o gizemlerin arkasından çıkacak olan mutlak hakikati ve o hakikatin getireceği devasa 'huzursuzluğu' bile isteye sırtlanmayı göze almasıdır.
James, insanların üzerine kanlı bir perde çekerek sığındığı o sahte huzur illüzyonunu reddediyor. Gerçeği öğrendiğinde evrenin dengesinin sarsılacağını, belki de arkasında büyük bir kaos kalacağını bilerek o perdenin arkasını aramaya koyuluyor. Tabii James’in şu an okurun henüz görmediği, hikâye ilerledikçe derinleşecek çok farklı yönleri de var. Bu arayış ve yüzleşeceği sırlar, onun kişiliğine ve karakter gelişimine çok büyük, belki de sert katkılar sağlayacak. Ancak o gizemli dönüşümleri ve James'in asıl potansiyelini görmek için okurun diğer kitapları beklemesi gerekecek.
Kharen’in dünyayı kurtarmak için seçilmiş kişi olması ilk bakışta umut verici görünüyor. Ancak toplumların sürekli “kurtarıcı” beklemesi, onları kendi sorumluluklarından uzaklaştıran tehlikeli bir alışkanlığa dönüşebilir mi?
Kesinlikle çok tehlikeli bir alışkanlığa dönüşebilir, ancak Sırlar İmparatorluğu'nun anlatmaya çalıştığı şey tam olarak bu ezberi bozmaktır. Şöyle ki; bu hayatta aslında hepimizin üstlendiği bir rol, yürümek zorunda olduğu bir yol var. Bizim hikâyemiz fantastik bir evrende geçiyor olabilir ama arka planında tamamen gerçek hayata dair çok derin toplumsal mesajlar barındırıyor.
Evrendeki dengelere baktığınızda; sıradan bir insan olan James Horet doğuştan hiçbir mistik güce vakıf değilken, sadece kendi iradesi, merakı ve sorumluluk bilinciyle adeta bir krala dönüşebiliyor. Öte tarafta, doğuştan devasa bir güce sahip olan ama kendisini sıradan bir köylü sanan Kharen ise ondan beklenenin çok daha ötesinde büyük bir gücü omuzlamak zorunda kalıyor. Demem o ki; benim karakterlerimin hiçbiri bir köşede oturup 'kurtarıcı' bekleyen o tembel toplumların bir parçası değil. Her ikisi de kendi kulvarlarında, kendi potansiyellerinin sınırlarını sonuna kadar zorluyor ve hatta yeni sınırlar yaratıyorlar.
Bu durumu gerçek hayattan bir örnekle daha yalın açıklayabiliriz: Bu dünyada herkes doktor olamaz, bu bir gerçektir. Ancak doktor olanlar, en iyi olmak için her gün kendi sınırlarını zorlayabilirler. Doktor olamayanlar ise müzisyen, öğretmen, futbolcu ya da basketbolcu olarak kendi yapabilecekleri işin en iyisi olmak adına o sınırları patlatabilirler; bunu binlerce meslekle çoğaltabiliriz. Dolayısıyla Kharen’in seçilmiş kişi olması topluma bir 'hazıra konma konforu' sunmuyor. Aksine hem Kharen hem James, okura ve o evrendeki toplumlara şu mesajı veriyor: Kurtarıcı beklemeyi bırakın, kendi kulvarınızın sınırlarını zorlayın ve kendi hikâyenizin kahramanı olun.
Her insanın edebiyatı ve yazarlığı tanımlama biçimi farklıdır; kimine göre yazar, duygulara tercüman olan biridir, kimine göre topluma ayna tutan ya da değişimi tetikleyen bir düşünürdür. Peki, sizce yazar kimdir, onun en temel sorumluluğu nedir ve iyi bir yazarı diğerlerinden ayıran asıl özellik ne olmalıdır?
Ben aslında bu dünyadaki her insanın, hayatı algılayış ve anlamlandırış biçimiyle özünde birer edebiyatçı olduğunu düşünüyorum. Ancak konuyu 'yazar' özelinde ele alacak olursak; bana göre yazar, kelimenin tam anlamıyla bir 'düşünce evreni yaratıcısıdır'. Bütün kadim inanışlara ve dinlere baktığınızda, Yaradan insanı muazzam bir potansiyelle ve derinlikle yaratmıştır. Doğal olarak, o ilahi yaratıcı güçten ruhumuza üflenen bazı benzerlikleri ve yetenekleri içimizde taşıyoruz. Bizler de kendi zihnimizde devasa dünyalar, evrenler yaratabilme gücüne sahibiz. İşte yazar, o zihindeki soyut dünyaları sadece hayal etmekle kalmayıp, onları cesaretle kâğıda dökebilen ve kendi yarattığı o evreni tüm çıplaklığıyla size anlatabilen kişidir.
Hani günlük hayatta bir insan için 'Kim bilir kafasında neler dönüyor, acaba derdi ne, bu zamana kadar neler yaşadı, içinde nasıl bir fırtına kopuyor?' diye merak ederiz ya... İşte yazar, o merak edilen perdeyi tamamen kaldırıp, 'İçimde tam olarak bu var' diyerek, kendi içindeki o koca dünyayı bir tepside okura sunma cesaretini gösteren kimsedir. İyi bir yazarı diğerlerinden ayıran asıl özellik de budur; başkalarının hazır dünyalarını taklit etmek yerine, kendi ruhundaki o benzersiz cehennemi veya cenneti dürüstçe ortaya koyabilmesi, o tepsiyi okurun önüne çekinmeden bırakabilmesidir.
Söyleşi yaptığım yazarlara şu soruyu soruyorum. Çünkü sosyal medya gerçekliği, dijitalleşen, yapay zekâlaşan bir gelecek içinde yaşıyoruz. O soru da şu: Edebî eserlerin gelecekte hiçbir karşılığının kalmayacağını, hatta edebiyatın bile tamamen ortadan kalkacağını savunanlar var. Bu fikre katılır mısınız?
Bu fikre kesinlikle katılmıyorum. Edebiyat, özünde bir nevi felsefedir ve felsefe gibi kadim kavramlar insanoğlu var oldukça, onun ruhsal ihtiyaçları dâhilinde hayat devam ettikçe varlığını sürdürmeye devam edecektir. Bahsettiğiniz o teknoloji ve yapay zekâ çağına gelecek olursak; aslında benim de yapay zekâyı aram fena değildir, kendisiyle sık sık oturup konuşur, kurgular üzerine felsefe yaparız. Onunla yaptığım sohbetlerden şöyle bir çıkarımım var: Az önce karakterlerim üzerinden verdiğim o sınırları zorlama ve kulvar örneğinde olduğu gibi, yapay zekâ da kendi kulvarında en iyisi olsun, bunda hiçbir sakınca yok. Ama biz de insanlık olarak kendi kulvarımızda kalmaya, üretmeye devam edeceğiz.
Unutmayalım ki insanlık daha konuşmayı bile tam olarak bilmiyorken bu dünyada sanat, resim, felsefe ve edebiyat zaten vardı; bunu binlerce yıl öncesinden kalan mağara resimlerine baktığımızda çok net anlayabiliyoruz. Sanat ve edebiyat, insanın varoluşsal çığlığıdır. Yarın bir gün insanlık ışınlanmayı bulsa, ışık hızına erişip galaksiler arası seyahat etse bile, mutlaka o insanlığın içinden bir edebiyatçı, bir yazar çıkıp o meşhur felsefi doktrine selam çakarak, 'Düşünüyorum, öyleyse ışınlayın beni!' cümlesini kuracak ve sanata o asil atfını yine yapacaktır.
İşin özü şudur: Teknolojik olarak ne kadar ileriye ya da ne kadar geriye gittiğimiz fark etmeksizin, insan, muazzam bir Yaratıcı’nın elinden çıkmış muazzam bir sanat eseridir. Bizler bizzat kendimiz yaşayan, nefes alan birer sanat eseriyken, bu mevcudiyetimize ve dehamıza yakışır şekilde yaşayacak, gelişecek, öğrenecek ve ne olursa olsun yazmaya, üretmeye devam edeceğiz. Edebiyat bitmez; çünkü insanın olduğu yerde hikâye, hikâyenin olduğu yerde ruh asla ölmez.
Bana zaman ayırdığınız için teşekkür eder, çalışmalarınızda kolaylıklar dilerim.


