Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey
Köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları etiketiyle okurla buluşan Tenimdeki Yanardağ, Selma Aykut Yıldırım’ın aşkı yalnızca iki kişi arasındaki bir duygu olarak değil, insanın kendi iç dünyasında verdiği varoluşsal bir mücadele olarak ele aldığı şiir kitabıdır. Eser boyunca aşk, özlem, ayrılık, kader, yalnızlık, umut ve imkânsızlık temaları birbirine karışırken, Yıldırım, zaman zaman “Tanrıyla Sohbetten”, “Sirius’la Sohbetten”, “Azrail’e Soru” gibi şiirlerle metafizik bir zemine, zaman zaman da “Adamla Kadın Arasında”, “Kadından Sesleniş”, “Adamdan Sesleniş” gibi şiirlerle diyalojik bir anlatı alanına yönelir.
Kitabın ön sözünde ifade edildiği gibi, burada anlatılan şey çoğu zaman bir insan değil, o insanın ruhumuzda uyandırdığı yankıdır; bu nedenle eser, bir aşk hikâyesinden çok, insanın kendi kalbiyle yaptığı sessiz yolculuğun şiirsel kaydı olarak okunabilir. Ateş, yanardağ, çöl, kurşun, kader, yalnızlık ve gökyüzü imgelerinin sıkça kullanıldığı kitap, modern insanın sevgiyle kurduğu karmaşık ilişkiyi yoğun bir duygusallık ve iç konuşma diliyle görünür kılmaktadır. Buyrun söyleşimize.
Tenimdeki Yanardağ 106 sayfa. Beyaz kuşe kâğıda basılı ve renkli baskı. Keyifle okunacak, güzel bir kitap olmuş. Size sorum şu: Kitabı ne kadar sürede yazdınız ve yazmak konusunda herhangi bir eğitim aldınız mı, yoksa tamamen kendi deneyiminizle mi geliştirdiniz?
Öncelikle teşekkür ederim beğeninize. Ara ara yazdığım şiirlerimin birçoğu 2022 yılında oluşturuldu. Küçüklüğümden bu yana okul hocalarımın desteği ile birçok şiir, kompozisyon yarışmalarına katıldım; haliyle buralarda kendimi geliştirme fırsatım oldu.
Kitabınızın adı dikkat çekici: Tenimdeki Yanardağ. Bugünün hızlı tüketilen ilişkiler çağında sizce insanlar yanardağ gibi tutkuyla âşık olup sevebiliyorlar mı yoksa bu geçtiğimiz yüzyılda mı kaldı?
Aslında cevap şu soruda saklı: Âşık olan kişinin tutkulu aşktan beklediği şey nedir?
Konfor, ekonomik rahatlık, geleneğine uygunluk tarzı cevaplar ise bu özellikler karşılanmadığında bu nitelikler farklı kişilerde de bulunabilir. Lakin aşktan aranılan şey koşul ne olursa olsun sevmek ve o sevgiyi aramak, o duyguyu tatmak ise bu duygu kendini her daim sürdürür. Doğru kişide ise orayı mesken edinerek, yanlış kişide ise doğru meskeni bularak yoluna devam eder.
Yani işin özünde aşk herkese göre bir yolunu bulur. Yüzyıla göre aşkın tutkulu olup olmadığını kişinin aşktan ne beklediği belirler.
Şiirlerinizde aşk çoğu zaman iyileştiren değil; yakan, yaralayan ve insanı sınayan bir güç olarak karşımıza çıkıyor. Kitabınızı okurken aklıma şu soru geldi: Yaralamayan aşk gerçekten aşk mıdır? Başka bir deyişle insan ancak canı yandığında mı sevdiğini anlar? Neler söylemek istersiniz?
Aşk duygusunun meskeni neresi? İfadesi sanırım cevap olmuştur. Aşk doğru meskende güller açtırır, yeşertir, büyütürken yanlış meskende yakıp küle çevirebilir. Tabii burada mesken kadar bulunulan çevresel faktörler de etkilidir. Örneğin doğru meskendesinizdir lakin uzak ilişki yaşarsınız ya da ailesel faktörler olabilir; burada yanıp kül olmayı deneyimleyebilirsiniz ya da tam tersi.
Aşkın gerçek olup olmadığını sizin ondan ne beklediğiniz kadar karşı tarafın size sunduğu da belirler. İnsan canı yanmadan da sevdiğini anlayabilir tabii ki. O his oluşmuşsa içerde, kişi günlük hayatında bir bakışla, bir gülüşle, bir kıvılcımla, karnında uçuşan kelebeklerle vs. anlar o duyguyu.
Yahya Kemal, Cemal Süreya, Attilâ İlhan, Fuzûlî aşkı yüceltirken siz “Ve en çok da aşk yalan!” diyorsunuz. İki kuşak arasında aşka bakış açısında farklılık var. Aşk mı değişti, insan mı, yoksa biz aşkı baştan beri yanlış mı tanımlıyoruz? Neler söyleyeceğinizi merak ediyorum.
Aşkı içerde büyütülen tohum gibi düşünün. O tohumu kurak bir yerde büyütmeye çalışırsanız tohum büyümez ve siz tohuma yakınırsınız büyümediği için. Aşk da böyledir işte! Doğru toprağı bulana kadar tohuma yakınırsınız.
Kitabınızda aşk çoğu zaman bir kişiden çok bir iç durum, bir bilinç hâli ve hatta bir varoluş deneyimi olarak karşımıza çıkıyor. Bu yönüyle Tenimdeki Yanardağ‘ı, duygularıyla yüzleşme sürecini anlatan şiirsel bir “öz-farkındalık metni” olarak okumak mümkün mü?
Aşk yanlış meskende büyümeye çalışırsa kişi zamanla karşısındaki kişiden çok içsel duygu ve his durumunu inceler. Lakin yüzde yüz bu şekildedir de diyemeyiz. Çünkü büyüyen duygu, karşıya yönelttiği his kadar kendi evinin de gözlemini sunar kişiye.
Söyleşi yaptığım yazarlara şu soruyu soruyorum. Çünkü sosyal medya gerçekliği, dijitalleşen, yapay zekâlaşan bir gelecek içinde yaşıyoruz. O soru da şu: Şiirin gelecekte hiçbir karşılığının kalmayacağını, hatta edebiyatın bile tamamen ortadan kalkacağını savunanlar var. Bu fikre katılır mısınız?
Hayır. Çağın gereklilikleri değişse de insan; doğası gereği duyguları, hisleri olan bir canlıdır. Her ne kadar bu hisleri görmezden gelse de o hisler bir şekilde kendini hatırlatır.
Her insanın şairi ve şiiri tanımlama biçimi farklıdır; kimine göre şair, duygulara tercüman olan biridir, kimine göre topluma ayna tutan ya da değişimi tetikleyen bir düşünürdür. Peki, sizce şair kimdir, onun en temel sorumluluğu nedir ve iyi bir şiiri diğerlerinden ayıran asıl özellik ne olmalıdır?
Öncelikle bu güzel sorunuz için teşekkür ederim. Şair aslında kendi duyguları kadar diğer insanların duygularına da ayna tutandır. Unuttuğunuzu sandığınız, görmezden geldiğiniz, adını koyamadığınız duygularınız kadar sizi duygulandıran, cesaretlendiren, umutlandıran ve daha birçok şeyi yapanlardır.
Türk edebiyatında size ilham veren 5 şair ve 5 eser ismini sorsak yanıtınız ne olurdu?
Öncelikle bilinen bilinmeyen birçok şairimiz vardır ve hepsi de gerçekten önemlidir. Lakin illa sayacak olursak:
- Cahit Sıtkı Tarancı – Desem Ki
- Mehmet Akif Ersoy – İstiklal Marşı
- Attilâ İlhan – Ben Sana Mecburum
- Orhan Veli Kanık – İstanbul’u Dinliyorum
- Yahya Kemal Beyatlı – Bir Başka Tepeden
Selma Hanım, çalışmalarınızın başarıyla devam etmesini temenni eder, bundan sonraki üretimlerinizde kolaylıklar ve ilham dolu süreçler dilerim.
Teşekkürler.


