Resul YİĞİT: "Yazmak benim için yalnızca anlatmak değil; aynı zamanda bir hafıza oluşturmak, unutulmaya yüz tutmuş hikâyeleri geleceğe taşımak anlamına geliyor." - Kalan Basım Yayım Dağıtım (Kalan Yayınları)
Resul YİĞİT: "Yazmak benim için yalnızca anlatmak değil; aynı zamanda bir hafıza oluşturmak, unutulmaya yüz tutmuş hikâyeleri geleceğe taşımak anlamına geliyor."
19 Haziran 2026
Resul YİĞİT: "Yazmak benim için yalnızca anlatmak değil; aynı zamanda bir hafıza oluşturmak, unutulmaya yüz tutmuş hikâyeleri geleceğe taşımak anlamına geliyor."
OKUNMA : 109

Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey

Resul Yiğit’in, köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları tarafından yayımlanan Çark adlı romanı, gerçek bir yaşam hikâyesinden hareketle kurgulanmış, Doğu Anadolu’nun kadim coğrafyasında geçen güçlü bir toplumsal anlatıdır. Nemrut Dağı’nın gölgesinde, Hora kasabasına bağlı Palankdan köyünde başlayan roman; aşiretler arası güç dengelerini, kan davalarını, geleneklerin birey üzerindeki baskısını, adalet arayışını ve insanın kader karşısındaki mücadelesini merkezine alır.

Romanın odağında yer alan Seyit Ali karakteri; bir yandan avcı, koruyucu ve vicdan sahibi bir köy büyüğü olarak öne çıkarken, diğer yandan ailesi, aşireti ve adalet duygusu arasında sıkışan trajik bir kahramana dönüşür. Eserde yalnızca bireylerin hikâyesi değil, bir coğrafyanın hafızası, törenin belirlediği yaşam biçimi ve kuşaktan kuşağa aktarılan çatışma kültürü de anlatılmaktadır. Resul Yiğit, güçlü doğa tasvirleri ve gerçekçi karakterleriyle okuru yalnızca bir köy hikâyesine değil; insanın içine doğduğu düzenle hesaplaşmasına tanıklık etmeye davet etmektedir. Romanın adı olan "Çark", bireylerin çoğu zaman istemeseler bile içine çekildikleri toplumsal döngüyü, kan davalarını, güç mücadelelerini ve kaderin tekrar eden hareketini simgeleyen güçlü bir metafor olarak öne çıkmaktadır.


Merhaba Sayın Yiğit. Öncelikle yeni romanınız Çark'ın hayırlı olmasını diliyorum. Eseri keyifle okuduğumu peşinen söylemek isterim. Daha önce Bir Çığlık Gibi ve Halkevleri ve Mersin Halkevi adlı önemli çalışmalarınız vesilesiyle sizinle söyleşi yapma fırsatı bulmuştuk. Bu kez ise okurları, güçlü anlatımı ve dikkat çekici temalarıyla buluşturan yeni eseriniz Çark üzerinden yeniden bir aradayız. Söyleşimize başlamadan önce, sizi ilk kez tanıyacak okurlarımız için kendinizden söz etmenizin faydalı olacağını düşünüyorum. Resul Yiğit kimdir? Hayat hikâyenizden, yazarlık serüveninizden ve sizi edebiyata yönlendiren temel motivasyonlardan bahseder misiniz?

Öncelikle güzel dilekleriniz ve romanım Çark hakkındaki değerli değerlendirmeleriniz için çok teşekkür ederim. Daha önce Bir Çığlık Gibi ve Halkevleri ve Mersin Halkevi vesilesiyle gerçekleştirdiğimiz söyleşinin ardından, yeni eserim üzerinden yeniden bir araya gelmek benim için ayrıca mutluluk verici.

Ben 1973 Muş doğumluyum. İlköğrenimimi köyümde tamamladıktan sonra ailemin Muş merkeze taşınmasıyla eğitim hayatıma burada devam ettim. Lise yıllarım boyunca özellikle öğretmenlerimin ve okul yöneticilerimin üzerimde büyük emeği oldu. Bu süreç hem karakterimin hem de gelecekteki mesleki tercihlerimin şekillendiği dönemlerdi.

1990 yılında ailemle birlikte Mersin’e yerleştik. Üniversite eğitimimi Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Tarih Öğretmenliği Bölümü’nde tamamladım. 1996 yılında öğretmen olarak göreve başladım. Daha sonra Mersin Üniversitesi Tarih Anabilim Dalı’nda yüksek lisans eğitimimi tamamladım. Yaklaşık otuz yıldır eğitim camiasının içindeyim. Öğretmenlik ve yöneticilik görevlerinde bulundum.

Yazarlık serüvenim ise aslında öğrencilik yıllarında başladı. Üniversitede çıkardığımız duvar gazetesine yazılar yazıyor, gözlemlerimi ve düşüncelerimi kaleme alıyordum. Zamanla makaleler, denemeler ve öyküler yazmaya başladım. Fakat yazmak benim için hiçbir zaman yalnızca edebî bir uğraş olmadı. Bir tarihçi olarak geçmişin izlerini sürerken, bir öğretmen olarak insan hikâyelerine tanıklık ettim. Yıllar içinde gördüğüm, dinlediğim ve araştırdığım her şey zihnimde birikmeye başladı. Bir noktadan sonra bu birikimlerin kâğıda dökülmesi kaçınılmaz oluyor.

Beni edebiyata yönlendiren temel motivasyon da tam olarak budur. Yaşanmışlıkların, acıların, sevinçlerin, toplumsal değişimlerin ve insanın iç dünyasında yaşadığı görünmez mücadelelerin kâğıda dökülmesi lazım. Yazmak benim için yalnızca anlatmak değil; aynı zamanda bir hafıza oluşturmak, unutulmaya yüz tutmuş hikâyeleri geleceğe taşımak anlamına geliyor.

Romanlarımda çoğu zaman tarihsel ve toplumsal gerçekliklerden yararlanıyorum. Çünkü bana göre hayatın kendisi, en güçlü kurgu kaynağıdır. İnsan ilişkileri, adalet arayışı, güç mücadeleleri, göçler, çatışmalar, sevgiler ve kayıplar; bütün bunlar edebiyatın en sahici malzemeleridir. Bir Çığlık Gibi'de olduğu gibi, Çark romanında da insanı merkeze alan, toplumsal yapıyı sorgulayan ve okuru düşündürmeye çalışan bir anlatı kurmaya çalıştım.


Okurların sıkılmadan ve sürekli bir merak içinde okuyacağına inandığım Çark sizin üçüncü kitabınız. Romanın kurgusu, karakterleri, mekânı, çözümlemeleri, betimlemeleri benden tam puan aldı. Bir Çığlık Gibi romanı ve Halkevleri ve Mersin Halkevi eserinizi de beğenerek okumuş birisiyim. İyi bir gözlemci ve üretken bir yazar olduğunuz aşikâr. Yazarlık yolculuğunuza baktığınızda, sizi üretken kılan şeyin ne olduğunu düşünüyorsunuz?

Öncelikle Çark hakkındaki değerli değerlendirmeleriniz ve güzel sözleriniz için çok teşekkür ederim. Bir yazar için en büyük mutluluklardan biri, eserinin okurda karşılık bulduğunu görmek ve onun yolculuğuna eşlik edebilmektir.

Beni üretken kılan şeyin tek bir nedeni olduğunu söyleyemem. Sanırım bunun temelinde mesleğim, yaşadığım coğrafya, insanlara olan merakım ve bitmeyen öğrenme isteğim var. Yaklaşık otuz yıldır öğretmenlik yapıyorum. Bu süreçte binlerce insanla tanıştım, sayısız hikâyeye tanıklık ettim. İnsanların sevinçleri, acıları, umutları, hayal kırıklıkları ve hayat karşısındaki mücadeleleri benim için her zaman güçlü bir ilham kaynağı oldu.

Bir tarihçi olmamın da üretkenliğime önemli katkı sağladığını düşünüyorum. Tarih, yalnızca geçmişte yaşanan olayların toplamı değildir; aynı zamanda insanın değişmeyen yönlerini anlamanın da bir yoludur. Arşivlerde karşılaştığım belgeler, araştırmalar sırasında dinlediğim tanıklıklar ve yaşanmış hikâyeler, zihnimde sürekli yeni sorular ve yeni anlatılar doğuruyor.

Ben yazmayı bir hobi olarak görmüyorum. Zamanla yazmanın bana verdiği o tarif edilemez haz ve heyecan, yıllardır biriktirdiğim sürekli yazma pratiğinin bir yansımasıdır. Başta babam olmak üzere büyüklerimden duyduğum kısa bir anı, bazen yıllar önce dinlediğim bir hayat hikâyesi, bazen de toplumsal bir mesele uzun süre zihnimde yaşamaya devam ediyor. O hikâyeler zamanla karakterlere, olaylara ve romanlara dönüşüyor.

Üretkenliğin bir başka kaynağının da merak olduğunu düşünüyorum. İnsanlara, olaylara ve yaşadığımız topluma karşı merakımı hiçbir zaman kaybetmedim. Hâlâ yeni şeyler öğrenmekten, yeni insanlar tanımaktan ve yeni hikâyeler keşfetmekten büyük heyecan duyuyorum. Yazarlığı besleyen şeylerden biri de bu canlı merak duygusudur.

Elbette disiplin de çok önemli. İlhamın gelmesini bekleyen bir yazar olmadım. Okumayı, araştırmayı ve not almayı hayatımın doğal bir parçası haline getirdim. Yazı masasına oturduğumda arkamda uzun bir gözlem, okuma ve düşünme süreci bulunuyor. Sanırım üretkenliğin sırrı biraz da burada yatıyor: Hayata dikkatle bakmak, insanı anlamaya çalışmak ve öğrenme isteğini hiç kaybetmemek.

Sonuç olarak beni üretken kılan şey; yaşadığım toplumun hikâyelerine duyduğum ilgi, tarihe olan merakım, insanı anlama çabam ve anlatacak sözümün hâlâ bitmemiş olmasıdır. Yazdıkça yeni sorularla karşılaşıyor, yeni sorular da beni yeni metinlere ve yeni yolculuklara götürüyor.


Daha önce yayımlanan Bir Çığlık Gibi ile yeni romanınız Çark arasında dikkat çekici benzerlikler olduğu kadar önemli farklılıklar da görüyorum. Her iki eserinizde de toplumsal gerçeklik, insanın maruz kaldığı acılar ve bireyin içinde bulunduğu şartlarla mücadelesi önemli bir yer tutuyor. Ancak Bir Çığlık Gibi daha çok bireysel ve toplumsal travmaların insan ruhunda bıraktığı izlere odaklanırken, Çark'ta aşiret yapıları, kan davaları, gelenekler, güç ilişkileri ve bireyin istemese de içine çekildiği toplumsal döngüler daha belirgin bir şekilde öne çıkıyor. Bu noktada size şunu sormak isterim: Siz bir yazar olarak Bir Çığlık Gibi ile Çark arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aslında Bir Çığlık Gibi ile Çark arasında hem güçlü bir bağ hem de belirgin bir farklılık olduğunu düşünüyorum. Her iki romanın da beslendiği temel kaynak yaşadığım coğrafyadır. İnsanların yaşadığı acılar, adaletsizlikler, toplumsal baskılar, çaresizlikler ve hayata tutunma mücadeleleri her iki eserin de merkezinde yer alıyor. Bu yönüyle baktığımızda, iki romanın da aynı yerden beslendiğini söyleyebilirim.

Ancak odak noktaları farklıdır. Bir Çığlık Gibi daha çok bireyin yaşadığı trajedilere, insan ruhunun derinliklerine ve toplumsal olayların birey üzerinde bıraktığı psikolojik izlere yoğunlaşan bir romandır. Orada okur, karakterlerin iç dünyalarına daha yakından tanıklık eder. Acının, korkunun, çaresizliğin ve umudun insan ruhunda nasıl karşılık bulduğunu görür. Romanın merkezinde insanın iç çığlığı vardır.

Çark ise bireyin iç dünyasını ihmal etmeden, onu kuşatan toplumsal mekanizmaları daha görünür kılmaya çalışıyor. Bu romanda aşiret yapıları, kan davaları, gelenekler, güç mücadeleleri ve toplumsal hiyerarşiler daha belirgin bir şekilde ön plana çıkıyor. Buradaki temel mesele, bireyin kendi kaderini ne ölçüde belirleyebildiği sorusudur. Çünkü bazen insan, kendi tercihleriyle değil; içine doğduğu düzenin kurallarıyla şekillenen bir hayat yaşamak zorunda kalır. İnsan her zaman yolu seçmez, bazen yol insanı seçer.

Romanın adını da bu nedenle Çark koydum. Çünkü romandaki pek çok karakter aslında dönüp duran büyük bir toplumsal çarkın içinde yaşamaktadır. Kimi zaman intikam duygusu, kimi zaman aşiret aidiyeti, kimi zaman geleneklerin baskısı ya da toplumun beklentileri onları sürükler. Karakterlerin birçoğu aslında istemedikleri halde kendilerini olayların merkezinde bulurlar. Çarkın dışında kalmak isterler ama çoğu zaman buna güçleri yetmez.

Bu nedenle ben Bir Çığlık Gibi ile Çark arasındaki ilişkiyi, aynı yolculuğun farklı durakları olarak görüyorum. Bir Çığlık Gibi daha çok insanın iç dünyasına ve bireysel acılarına eğilen bir romanken, Çark bu acıları üreten toplumsal düzeni ve ilişkiler ağını sorgulayan bir roman niteliği taşıyor. Birinde bireyin ruhuna daha yakından bakarken, diğerinde bireyi kuşatan yapıları anlamaya çalışıyorum.

Bir Çığlık Gibi insanın içindeki yaralara odaklanırken, Çark o yaraların oluşmasına neden olan toplumsal mekanizmaları görünür kılmaya çalışıyor. Bu yönüyle benim için birbirini tamamlayan, aynı dünyaya farklı pencerelerden bakan iki eser olduklarını söyleyebilirim.


300 sayfa olan romanınızın en dikkat çekici yönlerinden biri, bireysel ahlak ile toplumsal aidiyet arasındaki gerilimi son derece doğal ve inandırıcı bir şekilde yansıtması. Özellikle Seyit Ali karakteri, bir yandan vicdanının ve adalet duygusunun sesini dinlemek isterken, diğer yandan mensubu olduğu aileye, aşirete ve geleneklere karşı sorumluluk hissediyor. Bazı düşünürler bu tür içsel çatışmaların bireyi yıprattığını, hatta kimliğini parçaladığını söylerken; bazıları ise insanın ancak böyle zor sınavlardan geçerek olgunlaştığını ve karakter kazandığını ileri sürüyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Bu soru aslında yalnızca Çark romanının değil, insanlık tarihinin en eski meselelerinden biridir. İnsan, bir taraftan kendi vicdanının sesini dinlemek isterken, diğer taraftan ait olduğu ailenin, topluluğun, inancın ya da geleneğin beklentileriyle karşı karşıya kalabiliyor. Bu çatışma, modern insanın olduğu kadar geleneksel toplumların da temel gerilimlerinden biridir.

Seyit Ali karakterini kurgularken özellikle bu ikilemi görünür kılmaya çalıştım. Çünkü onun yaşadığı coğrafyada birey, yalnızca kendisinden ibaret değildir. Mensubu olduğu aile, aşiret, geçmişten devraldığı ilişkiler ve toplumsal beklentiler onun hayatını doğrudan etkiler. Bu nedenle Seyit Ali'nin verdiği kararlar sadece kendi hayatını değil, çevresindeki birçok insanın kaderini de belirleme gücüne sahiptir.

Ben bu tür içsel çatışmaların insanı hem yıprattığını hem de olgunlaştırdığını düşünüyorum. Eğer insanın içinde bir vicdan muhasebesi varsa, bu kaçınılmaz olarak acı verir. Çünkü vicdan çoğu zaman kolay olanı değil, doğru olanı işaret eder. Toplumsal aidiyetler ise çoğu zaman bireye güvenlik ve aidiyet hissi sunarken, bazı durumlarda onun özgür iradesini sınırlandırabilir. İnsan tam da bu iki güç arasında sıkışır.

Roman boyunca Seyit Ali'nin yaşadığı yorgunluğun, yalnızlığın ve kararsızlıkların temelinde de bu vardır. O, ne tamamen geleneklerin adamıdır ne de yaşadığı toplumun gerçeklerinden kopuk bir bireydir. Bir tarafta adalet duygusu, diğer tarafta mensubu olduğu topluluğun beklentileri vardır. Bu yüzden verdiği her kararın bir bedeli olur.

Ancak insan karakterinin de tam bu tür sınavlarda ortaya çıktığına inanıyorum. Hayat, bize çoğu zaman doğru ile yanlış arasında değil; iki zor seçenek arasında tercih yapmayı dayatır. Karakter dediğimiz şey de biraz burada şekillenir. İnsan hangi bedeli ödemeyi göze alıyorsa, aslında kim olduğunu da o tercihleriyle ortaya koyar.

Bu nedenle ben içsel çatışmaları yalnızca yıpratıcı süreçler olarak görmüyorum. Elbette insanı yaralar, yalnızlaştırır ve bazen derin izler bırakır. Fakat aynı zamanda insanın kendini tanımasına, değerlerini sorgulamasına ve olgunlaşmasına da imkân sağlar. Vicdanıyla yüzleşmeyen bir insanın gerçek anlamda olgunlaşabileceğine inanmıyorum.

Seyit Ali'nin hikâyesi de biraz bunu anlatıyor. Onun mücadelesi sadece aileler arasındaki bir çatışmanın ya da kan davasının hikâyesi değildir. Asıl mesele, insanın kendi vicdanıyla yaptığı mücadeledir. Çünkü bazen en zor savaşlar silahla değil, insanın kendi içinde verdiği savaşlardır. Roman boyunca Seyit Ali'nin karşılaştığı en büyük rakip de aslında dışarıdaki düşmanlar değil, kendi içinde çözmeye çalıştığı bu ağır sorulardır.


Roman boyunca dikkat çeken noktalardan biri de şu: Neredeyse bütün karakterler huzurlu bir hayat sürmek istiyor. Çocuklarını büyütmek, tarlasını ekip biçmek, ailesiyle yaşamak, gündelik hayatın sıradan mutluluğunu korumak istiyorlar. Ancak buna rağmen kendilerini sürekli yeni çatışmaların, eski husumetlerin ve başkalarının verdiği kararların içinde buluyorlar. Aklıma çok bilinen o söz geldi: “Doğduğun coğrafya kaderindir.” Neler söyleyeceğinizi merak ediyorum.

Bu soru, aslında Çark romanının temel meselelerinden birine temas ediyor. Roman boyunca gerçekten de karakterlerin büyük çoğunluğu sıradan ve huzurlu bir hayat istiyor. Kimisi tarlasını sürmek, kimisi çocuklarını büyütmek, kimisi sevdiği insanla yaşlanmak istiyor. Hiçbiri çatışmanın, kan davasının ya da düşmanlığın peşinden koşmuyor. Buna rağmen kendilerini sürekli olarak geçmişten devralınan husumetlerin, geleneklerin ve başkalarının verdiği kararların ortasında buluyorlar.

Bu noktada sıkça kullanılan "Coğrafya kaderdir" sözü akla geliyor. Ben bu sözün belirli ölçüde doğru olduğunu düşünüyorum. Çünkü insan doğacağı yeri, içine doğacağı aileyi, toplumsal çevreyi, ekonomik koşulları ya da tarihsel mirası seçemez. Bunlar bize hazır olarak sunulur. Doğduğumuz coğrafya karakterimizi, bakış açımızı, korkularımızı ve hayata karşı geliştirdiğimiz refleksleri önemli ölçüde etkiler.

Ancak ben coğrafyanın kaderin tamamı olduğuna inanmıyorum. İnsan sadece şartların ürünü değildir. Eğer öyle olsaydı, aynı köyde doğan, aynı gelenekler içinde büyüyen bütün insanların aynı hayatı yaşaması gerekirdi. Oysa hayat bize bunun böyle olmadığını gösteriyor. Aynı koşullarda yetişen insanlar farklı tercihler yapabiliyor, farklı hayatlar kurabiliyor.

Bu nedenle kader ile irade arasında güçlü bir bağ olduğunu düşünüyorum. Kader bize başlangıç noktasını verir; irade ise hangi yöne yürüyeceğimizi belirler. İnsan doğduğu coğrafyayı değiştiremeyebilir ama o coğrafyanın kendisini tamamen belirlemesine izin verip vermeyeceğine karar verebilir. Elbette bu her zaman kolay değildir. Bazen toplumsal baskılar, gelenekler ve korkular bireyin hareket alanını daraltır. Fakat insanı insan yapan da tam olarak bu noktada ortaya çıkan tercihleri ve cesaretidir.

Çark romanındaki karakterlerin çoğu da aslında bu gerilimi yaşıyor. Bir yanda doğdukları dünyanın kuralları, diğer yanda kendi vicdanları ve arzuları var. Kimi bu çarkın içinde kayboluyor, kimi ona direnmeye çalışıyor, kimi ise ağır bedeller ödeyerek kendi yolunu açmaya çalışıyor.

Benim anlatmak istediğim şeylerden biri de buydu. İnsan her zaman kaderini seçemez ama kaderi karşısında nasıl bir duruş sergileyeceğini seçebilir. Belki bütün şartları değiştiremeyiz; fakat o şartlar içinde nasıl bir insan olacağımıza karar verme gücüne sahibiz. Bu yüzden kader ile irade birbirine karşıt kavramlar değil, aksine insan hayatını birlikte şekillendiren iki güçlü unsurdur.

Romanın birçok yerinde okurun karşılaştığı temel soru da aslında budur: İnsan, içine doğduğu çarkın mahkûmu mudur; yoksa iradesiyle o çarkın yönünü değiştirebilir mi? Ben kesin cevaplar vermekten çok, okuru bu soru üzerinde düşünmeye davet etmeyi tercih ettim.


Eserde töre, aile ve aşiret yapısı bireyin kaderini belirleyen güçlü unsurlar olarak yer alıyor. Ülkemizde modernleşmenin etkisiyle bu yapıların dönüşüm geçirdiğini düşünüyor musunuz, yoksa biçim değiştirerek varlıklarını sürdürüyorlar mı?

Aslında Çark romanının arka planında sürekli varlığını hissettiren toplumsal meselelerden birine işaret ediyorsunuz. Son yüz yılda şehirleşme, eğitim seviyesinin yükselmesi, iletişim araçlarının gelişmesi ve ekonomik dönüşümlerle birlikte önemli bir modernleşme süreci yaşadık. Bu süreç doğal olarak aile, aşiret ve geleneksel toplumsal yapıları da etkiledi. Ancak ben bu yapıların tamamen ortadan kalktığını düşünmüyorum.

Daha doğru bir ifadeyle söylemek gerekirse, bu yapılar birçok yerde dönüşüme uğradı; fakat bütünüyle yok olmadı. Bazı bölgelerde etkileri belirgin şekilde azalırken, bazı yerlerde ise yeni şartlara uyum sağlayarak varlıklarını sürdürmeye devam ediyorlar. Eskiden aşiret ya da geniş aile yapıları daha çok güvenlik, ekonomik dayanışma ve sosyal düzen sağlama işlevi görüyordu. Bugün devlet kurumlarının güçlenmesiyle bu işlevlerin önemli bir kısmı ortadan kalkmış olsa da aidiyet duygusu, akrabalık ilişkileri ve grup dayanışması hâlâ etkisini sürdürüyor.

İnsanlar artık şehirlerde yaşıyor, üniversite eğitimi alıyor, farklı kültürlerle temas kuruyorlar. Ancak kritik karar anlarında aile bağlarının, geleneklerin ya da mensup olunan sosyal çevrenin etkisi hâlâ hissedilebiliyor.

Çark romanında anlatılan dönem ve ilişkiler ağı daha geleneksel bir yapıyı temsil ediyor. Fakat romanın temel meselesi yalnızca aşiretler değildir. Asıl mesele, bireyin kendi iradesiyle toplumsal aidiyetleri arasında yaşadığı gerilimdir. Bu gerilim bugün de farklı biçimlerde varlığını sürdürüyor. Aile baskısı, mahalle baskısı, toplumsal yargılar… Kan davaları eskiye göre daha az görülüyor; fakat insanların aile beklentileri, çevre baskısı, geleneksel kabuller ya da toplumsal yargılar nedeniyle hayatlarını şekillendirmek zorunda kaldıkları durumlarla hâlâ karşılaşıyoruz.

Bu nedenle ben modernleşmenin bu yapıları tamamen ortadan kaldırdığını değil, dönüştürdüğünü düşünüyorum. Bazı gelenekler zamanın ruhuna uyum sağlayarak yaşamaya devam ediyor, bazıları ise etkisini yitiriyor. Toplumlar değişiyor ama insanın ait olma ihtiyacı kolay kolay değişmiyor. Aileye, topluluğa ve ortak kimliklere duyulan ihtiyaç bugün de varlığını sürdürüyor.

Önemli olan nokta ise şu: Modernleşmenin başarısı, bireyin aidiyetlerinden kopması değil; aidiyetleriyle özgür iradesi arasında sağlıklı bir denge kurabilmesidir. Bana göre toplumsal gelişmenin en önemli göstergelerinden biri de budur. İnsan, ailesini, kültürünü ve geçmişini korurken aynı zamanda kendi hayatına dair kararları özgürce verebiliyorsa, işte o zaman gelenek ile modernlik arasında daha sağlıklı bir denge kurulmuş demektir.


Son dönemde yayımlanan romanlara baktığımızda, yerel hikâyelerin, köy yaşamının, Anadolu insanının ve bölgesel kültürlerin geçmişe kıyasla daha az görünür olduğunu görüyoruz. Oysa Türk edebiyatının en güçlü eserlerinin önemli bir kısmı, tam da belirli bir coğrafyanın hafızasından, insanından ve yaşanmışlıklarından beslenmiştir. Çark romanında ise Anadolu'nun kadim kültürünü, aşiret ilişkilerini, kan davalarını, doğayla iç içe yaşayan insanları ve bir coğrafyanın ruhunu yeniden edebiyatın merkezine taşıdığınızı görüyoruz. Bu noktada size şunu sormak isterim:

1) Günümüz edebiyatında yerel hikâyeler neden eskisi kadar görünür değil?

2) Anadolu insanının yaşadığı deneyimler, toplumsal hafıza, gelenekler ve yerel kültürler günümüz edebiyatı için güçlü bir kaynak olma özelliğine sahip mi, değil mi?

Bu soru, yalnızca Çark romanını değil, günümüz Türk edebiyatının yönelimlerini de tartışmaya açan önemli bir soru. Açıkçası ben yerel hikâyelerin ve Anadolu insanının yaşadığı deneyimlerin edebiyat açısından hâlâ çok güçlü bir kaynak olduğuna inanıyorum. Hatta çoğu zaman evrensel olanın kapısını açan şeyin yerelin kendisi olduğunu düşünüyorum.

Birinci sorunuza gelirsek; günümüz edebiyatında yerel hikâyelerin eskisi kadar görünür olmamasının birkaç nedeni olduğunu düşünüyorum. Öncelikle, son elli yılda hızlı bir şehirleşme süreci yaşadık. Köylerden kentlere yoğun göçler oldu. Yeni kuşak yazarların önemli bir bölümü artık doğrudan köy yaşamını deneyimleyerek değil, şehirlerde büyüyerek yetişiyor. Doğal olarak yazdıkları hikâyeler de daha çok kent yaşamının sorunları, bireysel yalnızlıklar, modern hayatın çıkmazları ve kimlik arayışları etrafında şekilleniyor.

Bir diğer neden ise küreselleşmenin edebiyat üzerindeki etkisidir. Bugün dünyanın birçok yerinde benzer temalar, benzer anlatım biçimleri ve benzer sorunlar öne çıkıyor. Bu durum bazen yerel olanın geri planda kalmasına yol açabiliyor. Oysa edebiyat tarihine baktığımızda kalıcı eserlerin çoğunun, kendi toprağından ve kendi insanından beslendiğini görüyoruz. Yaşar Kemal'i büyük yapan Çukurova'yı, Kemal Tahir'i güçlü kılan Anadolu'nun toplumsal yapısını, Fakir Baykurt'u unutulmaz kılan köy insanının gerçekliğini edebiyata taşıyabilmiş olmalarıdır. Yerelden hareket ederek evrensel bir insanlık hikâyesi kurabilmişlerdir.

İkinci sorunuza gelirsek; Anadolu insanının yaşadığı deneyimlerin, toplumsal hafızanın, geleneklerin ve yerel kültürlerin günümüz edebiyatı için hâlâ son derece güçlü bir kaynak olduğuna inanıyorum. Çünkü insanın temel duyguları değişmiyor. Sevgi, korku, adalet arayışı, iktidar mücadelesi, aidiyet duygusu, yalnızlık, umut ve kayıp bugün de dün olduğu kadar güçlü temalar. Anadolu'nun hikâyeleri de tam olarak bu insani meseleleri içinde barındırıyor.

Üstelik Anadolu yalnızca bir mekân değildir; yüzyılların biriktirdiği hafızadır. Her köyün, her dağın, her vadinin içinde saklı hikâyeler vardır. Göçler, aşiret ilişkileri, kan davaları, dayanışma kültürü, aile bağları, gelenekler ve değişim süreçleri son derece zengin bir anlatı dünyası sunar. Bunlar yalnızca folklorik unsurlar değildir; insanı anlamaya yarayan güçlü toplumsal veriler ve edebî malzemelerdir.

Çark romanını yazarken benim amacım nostaljik bir geçmiş güzellemesi yapmak değildi. Ben daha çok belirli bir coğrafyada yaşayan insanların hayatlarını, çatışmalarını, umutlarını ve çaresizliklerini anlatmaya çalıştım. Çünkü inanıyorum ki bir insan hikâyesi ne kadar yerel görünürse görünsün, eğer samimi ve sahici anlatılmışsa evrensel bir karşılık bulabilir.

Yerel hikâyelerin görünürlüğü geçmişe göre azalmış olabilir; ancak onların edebiyat açısından değerini kaybettiğini düşünmüyorum. Tam tersine, hızla birbirine benzeyen bir dünyada yerel hafızayı, kültürel çeşitliliği ve insanın kökleriyle kurduğu ilişkiyi anlatan eserlerin daha da kıymetli hale geldiğine inanıyorum. Çünkü insan, ancak nereden geldiğini bildiğinde nereye gittiğini de daha iyi anlayabilir.


Edebiyatı sevdiğiniz ve takip ettiğiniz anlaşılıyor. Günümüz edebiyatının nasıl bir dönemden geçtiğini düşünüyorsunuz?

Günümüz edebiyatının oldukça hareketli, çeşitliliğin arttığı fakat aynı zamanda bazı önemli kırılmaların da yaşandığı bir dönemden geçtiğini düşünüyorum. Bir yandan hiç olmadığı kadar çok kitap yayımlanıyor, farklı sesler ve yeni yazarlar okurla buluşuyor. Bu durum edebiyat açısından önemli bir zenginliktir. Özellikle geçmişte sesi duyulmayan kesimlerin, farklı kimliklerin ve farklı yaşam deneyimlerinin edebiyata daha fazla yansıdığını görüyoruz.

Ancak bu zenginliğin yanında bazı sorunların da bulunduğunu düşünüyorum. Günümüzde iletişim çağında yaşıyoruz. Tüketim alışkanlıklarımız değiştiği gibi okuma alışkanlıklarımız da değişiyor. Sosyal medyanın etkisiyle her şeyin hızlı tüketildiği bir ortamda, edebiyat da zaman zaman bu hızın baskısını hissediyor. Bazı eserlerde derinlikten çok görünür olma kaygısının, kalıcılıktan çok gündemde kalma isteğinin öne çıktığını görebiliyoruz.

Bununla birlikte günümüz edebiyatında bireyin iç dünyasına yöneliş oldukça belirgin. Yalnızlık, yabancılaşma, kimlik arayışı, aidiyet sorunları ve modern hayatın yarattığı psikolojik baskılar sıkça işlenen temalar arasında yer alıyor. Bunlar elbette çağımızın önemli meseleleri. Ancak bazen toplumun ortak hafızasına, tarihsel tecrübelerine ve kolektif yaşanmışlıklarına daha az yer verildiğini düşünüyorum.

Ben edebiyatın hem bireyi hem de toplumu anlatması gerektiğine inanıyorum. Çünkü insan yalnızca kendi iç dünyasından ibaret değildir; yaşadığı coğrafyanın, tarihinin, kültürünün ve toplumsal ilişkilerinin de ürünüdür. Bu nedenle toplumsal hafızayı, yerel kültürleri, Anadolu'nun birikimini ve insan hikâyelerini merkeze alan eserlerin hâlâ önemli bir boşluğu doldurduğunu düşünüyorum.

Öte yandan günümüz edebiyatının en olumlu yönlerinden biri türler arasındaki sınırların giderek esnemesidir. Roman, tarih, biyografi, anı ve araştırma gibi alanlar artık birbirini daha fazla besliyor. Okur da daha sorgulayıcı ve seçici hale geliyor. Bu durum yazarları daha nitelikli eserler üretmeye teşvik ediyor.

Ben genel olarak günümüz edebiyatını bir arayış dönemi olarak görüyorum. Bir yanda hızla değişen dünyanın etkileri, diğer yanda köklerini ve hafızasını koruma çabası var. Bu iki eğilim zaman zaman çatışıyor, zaman zaman birbirini besliyor. Bana göre gelecekte kalıcı olacak eserler de bu dengeyi kurabilenler olacaktır. Çünkü edebiyatın asıl gücü, yalnızca bugünü anlatmasında değil; insanın değişmeyen taraflarını, zamana direnen duygularını ve ortak hafızasını geleceğe taşıyabilmesinde yatıyor.


Günlük hayatın sorumlulukları, iş yaşamı ve kişisel uğraşlar arasında yazmaya nasıl zaman ayırdığınızı merak ediyorum?

Bu soru bana sıkça soruluyor. Özellikle öğretmenlik mesleğini sürdüren, aile hayatı olan ve aynı zamanda kitap yazan biri olarak insanların ilk merak ettiği konulardan biri bu oluyor. Açıkçası ben "zaman bulmak" ile "zaman ayırmak" arasında önemli bir fark olduğunu düşünüyorum.

Hepimizin günü yirmi dört saat. Kiminin işi daha yoğun, kiminin sorumlulukları daha fazla olabilir. Ancak okumak isteyen de yazmak isteyen de bir şekilde buna vakit ayırmanın yolunu buluyor. Bu biraz istemekle, biraz da önceliklerle ilgili bir mesele.

Ben hiçbir zaman kendime özel, tamamen yazıya ayrılmış uzun ve boş zamanlar bulamadım. Öğretmenlik yaptım, yöneticilik görevlerinde bulundum, aile sorumluluklarım oldu. Ama bütün bunların arasında okumaktan ve yazmaktan da vazgeçmedim. Çünkü yazmak benim için bir uğraş olmanın ötesinde bir ihtiyaç. Herkesin kendisine göre farklı ihtiyaçları olabilir. Yazmanın bana verdiği haz ve heyecan, sürekli yazma pratiği sizi klavyenin başına oturtuyor. Kimin neye ihtiyacı varsa onu üretir. İnsan gerçekten istediği şeyler için hayatında bir yer açabiliyor.

Bence yazarlık biraz da disiplin işidir. İlham gelmesini beklemek yerine, fırsat bulduğunuz her anı değerlendirebilmeniz gerekir. Bazen bir akşam saatinde, bazen hafta sonunda, bazen de kısa bir boşlukta notlar alırsınız. Bir paragraf yazarsınız, bir karakter üzerine düşünürsünüz, okuduğunuz bir kitaptan not çıkarırsınız. Zamanla o küçük birikimler büyük eserlere dönüşür.

Aslında okumak ve yazmak konusunda en büyük engel çoğu zaman zamanın yetersizliği değil, isteğin yetersizliğidir. Bir insan gerçekten okumayı seviyorsa mutlaka kitabıyla buluşacak bir vakit yaratır. Yazmak isteyen insan da kelimelerine zaman ayırmanın bir yolunu bulur. Çünkü insan değer verdiği şeyleri hayatının merkezine alır.

Benim için de durum böyle oldu. Yazarlık yolculuğumun arkasında olağanüstü şartlar ya da çok geniş boş zamanlar yoktu. Merak vardı, okuma sevgisi vardı, anlatma isteği vardı ve yıllar boyunca yazma alışkanlığı vardı. Sanırım bugüne kadar yazabilmemi sağlayan en önemli şey de budur.

Bu nedenle gençlere ve yazmak isteyenlere her zaman şunu söylüyorum: "Vakit bulmayı beklemeyin, vakit ayırın." Çünkü okumak da yazmak da öncelikle bir zaman meselesi değil, bir irade ve istek meselesidir.


Yazarlık yolculuğunuz ve ortaya koyduğunuz eserler incelendiğinde, bunun yalnızca teknik bir becerinin değil; aynı zamanda uzun yıllara yayılan bir gözlem, birikim ve hayatla kurulan derin bir ilişkinin sonucu olduğu görülüyor. Bu noktada şunu merak ediyorum: Sizce bir insanı yazarlığa götüren en önemli unsur nedir?

Bana göre bir insanı yazarlığa götüren en önemli unsur, hayata karşı duyduğu meraktır. Çünkü yazarlığın temelinde insanı, toplumu, olayları ve hayatın kendisini anlama çabası vardır. Merak etmeyen, soru sormayan, gözlem yapmayan bir insanın yazacak malzeme bulması da oldukça zordur.

Ancak merak tek başına yeterli değildir. Yazarlık aynı zamanda iyi bir gözlemci olmayı gerektirir. Herkes aynı olaylara bakabilir ama yazar, başkalarının fark etmediği ayrıntıları görmeye çalışır. Bir insanın yüzündeki ifadeyi, bir köy kahvesindeki sessizliği, bir annenin çocuğuna bakışını ya da bir toplumun değişimini gözlemleyerek zihnine kaydeder. Zamanla bu gözlemler birikir ve yazıya dönüşür.

Ben yazarlığın biraz da iyi bir dinleyici olmakla ilgili olduğunu düşünüyorum. Hayatın içinde karşılaştığımız insanların her birinin anlatacak bir hikâyesi vardır. Bazen bir yaşlının anlattığı hatıra, bazen bir işçinin yaşadığı zorluk, bazen de sıradan görünen bir hayat hikâyesi, bir romanın temelini oluşturabilir. Yazarlık, biraz da insanların sesine kulak verebilme sanatıdır. İnsanların anlattığı hikâyeleri dinlerken sorularla derinleştiriyorum. Sorulara verdiği cevaplar öyküyü farklı boyutlara taşıyabiliyor. Karşınızdaki sizin ilginizi, merakınızı gördüğünde ve güvendiğinde kendiliğinden gönüllü olarak size iç dünyasını ve yaşadıklarını rahatlıkla anlatabiliyor. İşte bu farklı ve ilginç hikâyeler sizi yazmaya itiyor.

Elbette okumayı da unutmamak gerekir. İyi yazmanın yolu, öncelikle iyi bir okuyucu olmaktan geçer. Okumadan yazarlık yolculuğunun eksik kalacağına inanıyorum. Çünkü okuma, insana sadece bilgi kazandırmaz; aynı zamanda düşünme biçimini, hayal gücünü ve ifade gücünü de geliştirir.

Fakat bütün bunların ötesinde, bence yazarlığı besleyen en önemli duygu anlatma ihtiyacıdır. İnsan bazen gördüğü bir haksızlığı, bazen tanık olduğu bir acıyı, bazen de unutulup gitmesini istemediği bir hikâyeyi içinde taşıyamaz hale gelir. İşte o noktada yazmak bir tercih olmaktan çıkar, kaçınılmaz hale gelir.

Kendi adıma konuşacak olursam, beni yazmaya yönelten şey; doğup büyüdüğüm coğrafyanın hikâyeleri, tanık olduğum insan hikâyeleri ve geçmişten günümüze taşınan yaşanmışlıklar oldu. Tarihçi kimliğim bana geçmişi araştırmayı öğretti, öğretmenlik mesleğim insanı tanıma fırsatı verdi, hayatın kendisi ise bana anlatacak hikâyeler sundu.

Bence bir insanı yazarlığa götüren en önemli unsur; hayata karşı bitmeyen merakı ve anlatma isteğidir. Teknik bilgi sonradan öğrenilebilir, yazma becerisi zamanla gelişebilir. Ancak insanın içinde dünyayı anlamaya ve anlatmaya yönelik güçlü bir istek yoksa, yazarlık yolculuğunun uzun soluklu olması da kolay değildir. Yazarlık biraz yetenek, biraz emek, çokça gözlem ve en önemlisi insanı ve hayatı anlama tutkusudur.


Resul Bey, Çark ile yalnızca etkileyici bir roman ortaya koymakla kalmamış, aynı zamanda Anadolu insanının hafızasını, acılarını, umutlarını ve vicdanını da edebiyatın güçlü diliyle kayıt altına almış oldunuz. Bunun için sizi kutluyorum. Eserinizin yolu açık, okuru bol olsun.

Bu güzel değerlendirmeleriniz ve içten temennileriniz için yürekten teşekkür ederim.

Bir yazar için en büyük ödül, eserinin okurda bir karşılık bulduğunu görmek ve anlattığı hikâyelerin başka insanların dünyasına dokunabildiğini hissetmektir. Çark'ı kaleme alırken amacım yalnızca bir roman yazmak değildi; aynı zamanda yaşadığım coğrafyanın insanlarını, onların sevinçlerini, acılarını, umutlarını, korkularını ve hayat karşısındaki mücadelelerini kayıt altına almaya çalıştım. Çünkü inanıyorum ki toplumların gerçek hafızası sadece resmî tarihte değil, insanların yaşadıkları hayatlarda, anlattıkları hikâyelerde ve kuşaktan kuşağa aktardıkları hatıralarda saklıdır.

Anadolu, yüzyılların birikimini taşıyan büyük bir hafızaya sahip. Bu hafızanın içinde acılar kadar dayanışma, çatışmalar kadar kardeşlik, umutsuzluk kadar direnme gücü de var. Çark, bir yönüyle bu hafızanın içinden süzülüp gelen insan hikâyelerinin romanıdır. Eğer eser, okurun vicdanında ve hafızasında küçük de olsa bir iz bırakabiliyorsa, kendimi amacına ulaşmış sayarım.

Nazik sözleriniz ve romanı böylesine dikkatli bir gözle okumanız benim için ayrıca kıymetli. Bu vesileyle size tekrar teşekkür ediyorum. Çalışmalarınızda başarılar dilerim.

Yorum bırakın
Toplam Yorum Sayısı 0
Henüz yorum eklenmemiş
İşleminiz Sürüyor, Lütfen Bekleyiniz