Oktay Öztürk: “Hakikatin sesi çoğu zaman bağırarak değil, usulca anlatılmış bir insan hikâyesinin içinden yükselir.” - Kalan Basım Yayım Dağıtım (Kalan Yayınları)
Oktay Öztürk: “Hakikatin sesi çoğu zaman bağırarak değil, usulca anlatılmış bir insan hikâyesinin içinden yükselir.”
28 Haziran 2026
Oktay Öztürk: “Hakikatin sesi çoğu zaman bağırarak değil, usulca anlatılmış bir insan hikâyesinin içinden yükselir.”
OKUNMA : 125

Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey

Köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları etiketiyle okurla buluşan İhtiyar Çocuklar, Ardahanlı yazar Oktay Öztürk'ün, Kürtçe kaleme aldığı Zarokên Kal adlı eserinin Türkçe çevirisi olarak yayımlanan, çocukluk, yoksulluk, aidiyet ve hafızayı güçlü bir edebî dille buluşturan dikkat çekici bir romandır. Daha önce Masiyên li ser Mêrgan – Türkçesi: Yaşam ve Ölüm, İngilizcesi ise An Ancient Sadness – The Silence of Life & Death olarak okur karşısına çıkan yazar, bu eserinde YİBO'ya gönderilen üç çocuğun; Şîno, Zoro ve Keno'nun hikâyesi üzerinden yalnızca bir okul hayatını değil, 1980'ler ve 1990'lar Doğu Anadolu'sunun toplumsal gerçekliğini, yoksulluğu, kimlik arayışını ve çocuk ruhunun görünmeyen yaralarını anlatıyor.

Romanın en güçlü yanı, gerçekçi anlatımla büyülü gerçekçiliği aynı potada eritmesidir; boz ayı, kırmızı balık ve gizemli melek yalnızca fantastik unsurlar değil, çocukların travmalar karşısında geliştirdiği psikolojik savunma mekanizmalarının sembolleridir. Yazar, çok önemli bir hakikatin altını çiziyor: İnsan en çok sevgisizlikten yaşlanır ve çocukluk bazen yaş ilerledikçe değil, sevgi eksildikçe sona erer. Bu yönüyle İhtiyar Çocuklar, yalnızca bir çocukluk romanı değil; hafızaya, kimliğe, aidiyet duygusuna ve insanın iç dünyasına yazılmış derin bir varoluş anlatısıdır. Okurunu sadece geçmişe götürmeyen, aynı zamanda "Bir çocuğu büyüten gerçekten zaman mıdır, yoksa yaşadığı acılar mı?" sorusuyla baş başa bırakan eser, Türk edebiyatında çocukluk travmasını psikolojik ve simgesel katmanlarıyla ele alan önemli metinlerden biri olma niteliği taşımaktadır.


Yeni kitabınız hayırlı olsun Oktay Bey. İsminizi ilk kez duyacaklar için söyleşimize sizi tanıtarak başlamak istiyorum. Oktay Öztürk kimdir?

Ben Ardahan'da doğdum. Çocukluğum, Doğu Anadolu'nun sert coğrafyasında; sözlü kültürün, masalların, ağıtların ve sessizliklerin iç içe geçtiği bir atmosferde geçti. İlk ve ortaöğrenimimi Ardahan'da, lise, üniversite ve yüksek lisans eğitimimi ise İstanbul'da tamamladım. Yazmak benim için bir meslekten önce, dünyayı anlamaya çalışmanın en doğal biçimi oldu.

İnsan ruhunun karanlık bölgeleri, hafıza, ölüm, aidiyet, çocukluk, yalnızlık ve görünmeyen hikâyeler edebiyatımın temel damarlarını oluşturuyor. Karakterlerimin çoğu, büyük olayların değil, derin sessizliklerin içinde yaşayan insanlar. İlk kitabım Masiyên li ser Mêrgan 2024 yılında yayımlandı. Ardından Zarokên Kal okurla buluştu. İlk kitabım daha sonra Türkçede Yaşam ve Ölüm, İngilizcede ise The Silence Between Life and Death – An Ancient Sadness adıyla yayımlandı. Elinizdeki yeni roman, yani İhtiyar Çocuklar ise Zarokên Kal adındaki ikinci kitabımın Türkçe çevirisidir.

Kendimi sadece hikâye anlatan biri olarak görmüyorum. Ben, unutulmaya yüz tutmuş seslerin, bastırılmış hafızaların ve insanın kendi içindeki karanlıkla kurduğu ilişkinin izini süren bir yazar olmaya çalışıyorum. Çünkü inanıyorum ki edebiyat, bazen cevabı vermekten çok, insanın içinde yıllarca yankılanacak doğru soruyu bırakabilme sanatıdır.


Oktay Bey, orijinali Zarokên Kal olan bu eserin Türkçe'ye çevrilmesi kararınıza yol açan etkenleri merak ediyorum.

Aslında bir hikâyenin dili vardır ama kaderi tek bir dile ait değildir. Zarokên Kal'ı Kürtçe yazarken onun kendi sesine sadık kaldım. Çünkü bazı acılar, bazı sessizlikler ve bazı hatıralar ilk kez doğdukları dilde nefes alır. Fakat zamanla şunu fark ettim: Romanın anlattığı hikâye yalnızca Kürt okurun hikâyesi değildi. Bu coğrafyada yaşayan, acıyı, özlemi, çocukluğu, yoksunluğu ve insan olmanın yükünü hisseden herkesin hikâyesiydi.

Edebiyatın en güzel yanı da tam burada başlıyor: insanı, dili aşan ortak bir vicdanda buluşturabilmesi. Bu yüzden eseri Türkçeye kazandırmak benim için sadece bir çeviri kararı değildi; yeni bir buluşmanın kapısını aralamaktı. Kürtçe bilmeyen, Kürtçe okuyamayan ama bu hikâyenin duygusuna ortak olmak isteyen okurların da bu dünyaya girebilmesini istedim. Çünkü edebiyatın görevi sınırlar çizmek değil, sınırları görünmez kılmaktır. Ben, bir dilin başka bir dile üstünlüğüne değil, hikâyelerin daha fazla insana ulaşmasına inanıyorum. Eğer bir roman okurun kalbinde kendine yer bulabiliyorsa, artık hangi dilde yazıldığı ikinci planda kalır. Benim dileğim de İhtiyar Çocuklar'ın, Kürtçedeki ruhunu koruyarak Türkçede de yeni okurların hafızasında yaşamaya devam etmesidir.


Carl Rogers, "İnsan gerçekten anlaşıldığını hissettiğinde değişmeye başlar." der. Romanınızda ise Şîno'nun boz ayıya, Keno'nun kırmızı balığa, Zoro'nun gizemli meleğe sığınması, sanki anlaşılma ihtiyacının gerçek insanlarda karşılık bulamadığı anlarda hayal dünyasında tamamlandığını düşündürüyor. Romanınızın satır aralarında şu cümleyi okur gibi oldum: "İnsan açlığa ve yoksulluğa dayanabilir; ama anlaşılmamaya uzun süre dayanamaz." Sizce insan ruhunu en çok yaralayan şey, yaşadığı acılar mı; yoksa o acıları paylaşabileceği, kendisini gerçekten anlayan birini bulamaması mı?

Carl Rogers'ın o cümlesi aslında insan ruhunun en derin ihtiyaçlarından birini özetliyor. Bana göre insanı en çok yaralayan şey yaşadığı acılar değildir. Acı, hayatın kaçınılmaz bir parçasıdır; insan bazen açlığa, yoksulluğa, savaşa, yalnızlığa bile şaşırtıcı bir direnç gösterebilir. Fakat acısının görülmemesi, sesinin duyulmaması ve varlığının anlaşılmaması insanın içindeki yaşam duygusunu yavaş yavaş aşındırır.

İhtiyar Çocuklar'daki boz ayı, kırmızı balık ve gizemli melek tam da bu yüzden vardır. Onlar fantastik kahramanlar değiller; aslında insanların birbirine vermesi gereken ama veremediği şefkatin, güvenin ve anlayışın sembolleridir. Şîno, Keno ve Zoro hayal dünyasına kaçmıyorlar; gerçek dünyada bulamadıkları anlayışı, kendi iç dünyalarında inşa ediyorlar. Çünkü insan ruhu tamamen yalnız kalmamak için mutlaka bir muhatap yaratır. Bazen bu bir hayvandır, bazen bir anıdır, bazen de yalnızca sessizlik.

Bence anlaşılmak, sevilmekten bile önce gelir. Çünkü insan ancak anlaşıldığını hissettiğinde olduğu kişi olmaktan korkmaz. Aksi hâlde hayatı boyunca kendisini tercüme etmeye çalışır. En büyük yalnızlık, etrafınızda insanlar varken bile içinizde olup biteni kimsenin duymamasıdır. Belki de romanın en temel meselesi budur: İnsan bazen kendisini anlatacak kelimeleri bulamaz; ama yine de birilerinin onu, hiç konuşmadan anlayabileceğine inanmak ister. Edebiyat da biraz bunun için vardır. Yazar ile okur birbirini hiç tanımadan, aynı sessizliğin içinde buluşabilsin diye...


İhtiyar Çocuklar, yalnızca Şîno, Zoro ve Keno'nun hikâyesi değil; aynı zamanda bir dönemin YİBO gerçeğine tutulmuş güçlü bir edebî tanıklık. Siz bu romanı yazarken bireysel bir çocukluk hikâyesi mi anlatmak istediniz, yoksa Türkiye'nin eğitim ve toplumsal hafızasında yeterince konuşulmamış bir dönemi edebiyat aracılığıyla kayıt altına almayı mı amaçladınız?

Aslında ikisini birbirinden ayırmak mümkün değil. Çünkü bazen bir çocuğun hikâyesi, farkında olmadan bir ülkenin hafızasına dönüşür. İhtiyar Çocuklar'ı yazarken amacım yalnızca üç çocuğun büyüme hikâyesini anlatmak değildi. Aynı zamanda Türkiye'nin eğitim tarihinin ve toplumsal hafızasının en sessiz sayfalarından biri olan Yatılı İlköğretim Bölge Okullarına, yani YİBO'lara edebiyatın ışığını düşürmek istedim.

Yıllarca binlerce çocuk o koridorlardan geçti; kimi yalnızlığını içine gömdü, kimi çocukluğunu orada bıraktı, kimi de hiç anlatamadığı hatıralarla hayata karıştı. Buna rağmen o dünyaya dair anlatılanlar hep eksik kaldı. Ben biraz da o eksik sessizliği yazmak istedim. Romanın dokusunda elbette tanık olduklarım, dinlediklerim, yıllar içinde zihnime kazınan yüzler, sesler ve hikâyeler var. Ama bunların hiçbiri birebir bir hatırat değil. Ben gerçeği, edebiyatın imkânlarıyla yeniden kurmaya çalıştım. Çünkü bazen kurmaca, gerçeğin söyleyemediğini söyleyebilir; bazen bir roman, bir resmî belgeden çok daha sahici bir tanıklık bırakabilir.

Bu yüzden Şîno, Zoro ve Keno yalnızca üç çocuk değildir. Onlar, yoksulluğun omuzlarına erkenden çöktüğü, annelerinin kokusunu bir yastıkta arayan, geceleri sessizce ağlayıp sabah yine çocuk gibi gülmeye çalışan yüzlerce çocuğun ortak hafızasıdır. Onların boz ayısı, kırmızı balığı ve gizemli meleği ise yalnızca birer hayal değildir; gerçek dünyanın eksik bıraktığı merhametin, güvenin ve umudun sembolleridir.

Ben bu romanla bir dönemi yargılamaktan çok, onu hatırlatmak istedim. Çünkü toplumlar bazen büyük tarihleri değil, küçük çocukların unutulmuş gözyaşlarını unuttuklarında yoksullaşırlar. Eğer okur kitabın son sayfasını kapattığında yalnızca Şîno'yu, Zoro'yu ve Keno'yu değil; kendi çocukluğundan unutulmuş bir sesi, kendi vicdanında yıllardır sessiz duran bir odayı da hatırlıyorsa, işte o zaman bu roman gerçek anlamda amacına ulaşmış demektir.


Oktay Bey, Şîno, Zoro ve Keno'nun yaşadıkları olaylar birbirinden farklı olsa da üçünün de en büyük yarasının sevgisizlik ve görülmeme duygusu olduğu hissediliyor. Bu üç karakteri yazarken aslında üç ayrı çocuğu mu anlattınız, yoksa insan ruhunun aynı yarasına verilmiş üç farklı tepkiyi mi?

Aslında Şîno, Zoro ve Keno üç ayrı çocuk gibi görünseler de ben onları yazarken üç farklı karakterden çok, insan ruhunun aynı yarasına verilmiş üç farklı cevap olarak düşündüm. Şîno, sevgisizliğe rağmen içinde umudu büyütmeye çalışan yanı temsil ediyor. Zoro, acısını öfkenin ve sessiz direnişin arkasına saklıyor. Keno ise konuşamadığı her duyguyu kendi iç dünyasının sessizliğinde taşıyor.

Yolları farklı olsa da hepsinin aradığı şey aynı: Birinin gözlerinin içine bakıp, "Seni görüyorum, seni anlıyorum." demesi. Çünkü çocuklar önce ekmekle değil, görülmekle büyürler. Sevilmeyen her çocuk, kendisini anlayacak görünmez bir dost yaratır; bazen bir boz ayı, bazen kırmızı bir balık, bazen de karanlığın içinden uzanan gizemli bir melek...

İlk başta Şîno, Zoro ve Keno üç ayrı karakter olarak doğdular; ama roman ilerledikçe fark ettim ki, hepsi aynı yaranın etrafında dolaşıyor. Ben onları üç farklı çocuğu anlatmak için değil, insan ruhunun aynı acıya verdiği üç farklı tepkiyi anlatmak için yazdım. Çünkü insanı en çok yaralayan şey çoğu zaman yoksulluk, açlık ya da soğuk değildir. Bunların hepsi ağırdır; ama insan ruhunda en derin izi bırakan, görülmemek ve anlaşılmamaktır. Sevgisizlik, yalnızca sevginin eksikliği değildir; insanın varlığının fark edilmemesi, sesinin duyulmaması, acısının kimsenin kalbine değmemesidir.

İşte Şîno, Zoro ve Keno bu görünmez yaranın üç farklı yüzüdür. Şîno, yarasına rağmen umudu koruyan çocuktur. Zoro, acısını öfkeye ve sessiz bir direnişe dönüştüren çocuktur. Keno ise konuşamadığı her şeyi içine gömen, kendi sessizliğinde büyüyen çocuktur. Tepkileri farklıdır; ama özlemleri aynıdır. Üçü de aslında tek bir cümleyi duymak ister: "Seni görüyorum. Seni anlıyorum."

Belki de bu yüzden roman boyunca boz ayı, kırmızı balık ve gizemli melek onların yanında yürür. Çünkü gerçek hayatta bulamadıkları anlayışı ve merhameti, hayal dünyalarında yaratırlar. İnsan ruhu tamamen yalnız kalmamak için mutlaka kendine bir sığınak kurar. Bazen bu bir dost olur, bazen bir hayvan, bazen de yalnızca kimsenin göremediği bir hayal...

Benim için Şîno, Zoro ve Keno yalnızca üç roman kahramanı değil; aynı coğrafyada, farklı zamanlarda büyümüş binlerce çocuğun ortak sesi. İsimleri değişebilir, hikâyeleri farklılaşabilir; ama içlerinde taşıdıkları yara birbirine çok benzer. Sanırım bu yüzden okur onlardan yalnızca birini değil, biraz da kendisini hatırlıyor. Çünkü hepimizin içinde, bir zamanlar görülmeyi bekleyen küçük bir çocuk yaşamıştır. Edebiyat bazen o çocuğun sesini yıllar sonra yeniden duyabilme sanatıdır.


Romanın sonunda Şîno, Zoro ve Keno'nun atlara binerek gerçek dünyanın sınırlarını aşması; boz ayının, kırmızı balığın ve gizemli meleğin aynı yolculukta onlara eşlik etmesi, okura şu soruyu düşündürüyor: Çocuklar gerçekten özgürlüğe mi ulaştılar, yoksa artık gerçek dünyanın taşıyamadığı ruhlarını tamamen hayal dünyasına mı emanet ettiler? Bu finali bilinçli olarak okurun yorumuna mı bıraktınız, yoksa sizin zihninizde onların kaderi çok daha net miydi?

Romanın finaline gelince... Evet, o sonu tamamen bilinçli olarak açık bıraktım. Çünkü hayatın kendisi de çoğu zaman bize kesin cevaplar vermez. Bazı yolculuklar varılacak bir yerden çok, insanın içinde taşıdığı anlamla ilgilidir. Şîno, Zoro ve Keno gerçekten özgürlüğe mi ulaştılar? Yoksa gerçek dünyanın taşıyamadığı ruhlarını hayal dünyasının sonsuzluğuna mı emanet ettiler? Bu sorunun tek bir cevabı olsun istemedim. Çünkü her okur o son sahnede kendi çocukluğunu, kendi kayıplarını, kendi umutlarını görecektir.

Bir okur onları yeni bir hayata doğru giderken okuyacak, bir başkası ise bunun sonsuz bir iç yolculuk olduğuna inanacaktır. İkisi de benim için doğrudur. Atlar, boz ayı, kırmızı balık ve gizemli melek o son sahnede artık birer karakter olmaktan çıkar; hafızanın, umudun ve özgürlüğün simgelerine dönüşür. Onlar, çocukluğun yaralanmış ruhunu taşıyan görünmez rehberlerdir.

Ben o kapıyı bilerek aralık bıraktım. Çünkü edebiyatın en güzel tarafı, son cümleyi yazarın değil, okurun kendi içinde yazmasıdır. Ben romanı bitirdim; ama Şîno'nun, Zoro'nun ve Keno'nun yolculuğunun okurun zihninde ve kalbinde devam etmesini istedim. Belki de gerçek özgürlük tam olarak budur: Bir hikâyenin son sayfası kapandıktan sonra bile yaşamayı sürdürmesi.


Romanınızda doğrudan politik bir söylem kurmuyorsunuz; ancak YİBO sistemi, dil, kimlik, yoksulluk ve eşitsizlik üzerinden güçlü bir toplumsal eleştiri ortaya çıkıyor. Sizce edebiyatın görevi siyasi bir tavır almak mıdır, yoksa insan hikâyelerini dürüstçe anlattığında zaten en güçlü politik sözü söylemiş mi olur?

Ben edebiyatın öncelikle insanın tarafında durduğuna inanıyorum. Bir romanın asıl sorumluluğu herhangi bir ideolojiyi ya da politik görüşü savunmak değil; insanı bütün kırılganlığı, çelişkileri ve hakikatiyle anlatabilmektir. Çünkü insan hikâyesi dürüstçe anlatıldığında, zaten en güçlü toplumsal ve politik sözü kendiliğinden söylemeye başlar.

Büyük edebiyatın gücü de buradan gelir. Tolstoy'u bugün yalnızca Rus aristokrasisini anlattığı için okumuyoruz; Dostoyevski'yi yalnızca dönemin Rusya'sını yazdığı için unutmuyoruz. Márquez, yalnızca Latin Amerika'nın tarihini anlatmadı; insanın hafızasını, yalnızlığını ve iktidarla kurduğu ilişkiyi anlattı. Yaşar Kemal de yalnızca Çukurova'yı değil, adaleti, yoksulluğu, vicdanı ve insanın onur mücadelesini yazdı. Onların eserleri belirli bir dönemi aşarak evrenselleşti; çünkü önce insana sadık kaldılar.

Ben de İhtiyar Çocuklar'ı yazarken politik bir tez kurmaya çalışmadım. Üç çocuğun gözlerinden bir dünyaya baktım. O dünyanın içinde yoksulluk da vardı, eşitsizlik de vardı, dil de vardı, kimlik de vardı, yalnızlık da... Bunların hiçbirini özellikle görünür kılmaya çalışmadım; çünkü onlar zaten o hayatın doğal parçalarıydı. Ben sadece o hayatı bütün çıplaklığıyla anlatmaya çalıştım.

Edebiyat bazen yüksek sesle konuşmaz; yalnızca bir çocuğun sessizliğini duyurur. Ama bazen o sessizlik, en gür sloganlardan çok daha güçlüdür. Eğer bir roman okurun vicdanında küçük de olsa bir sızı bırakabiliyorsa, onu yıllardır görmediği bir hakikatle yüz yüze getirebiliyorsa, bence edebiyat en güçlü sözünü zaten söylemiştir. Benim inandığım edebiyat, hüküm veren değil; tanıklık eden edebiyattır. Çünkü hakikatin sesi çoğu zaman bağırarak değil, usulca anlatılmış bir insan hikâyesinin içinden yükselir.


Romanınızdaki çocukların en büyük oyuncağı hayal güçleri; bugünün çocuklarının ise dijital ekranları. Sizce ekranlar çocukların hayal kurma becerisini zayıflatıyor mu, yoksa her kuşak kendi hayal dünyasını çağının araçlarıyla mı kuruyor?

Bence bu sorunun tek bir cevabı yok. Evet, ekranların çocukların hayal kurma becerisini zayıflattığını düşünüyorum. Çünkü hayal gücü biraz da boşluk ister; sessizlik ister, can sıkıntısı ister. İnsan zihni, önüne sürekli hazır imgeler konulduğunda kendi görüntülerini üretmekte zorlanabilir. Oysa çocukluk, bazen bir taşı ata, bir dal parçasını kılıca, bir gölgeyi dosta dönüştürebilme yeteneğidir. Hayal gücü tam da o görünmeyen boşluklarda filizlenir.

Ama diğer yandan her kuşak da kendi hayal dünyasını yaşadığı çağın imkânlarıyla kurar. Taş Devri insanı hayalini taşla şekillendirdi; Tunç Devri insanı tunçla, Demir Devri insanı demirle... Bugünün çocuğu da dijital dünyanın içinde büyüyor ve doğal olarak düşlerini o dünyanın araçlarıyla kuruyor. Bunu bütünüyle yanlış ya da tehlikeli görmek de doğru olmaz. Çünkü mesele araç değil, araçla kurduğumuz ilişkidir.

Benim kaygım ekranların varlığı değil; ekranların çocukluğun yerini almaya başlamasıdır. Bir çocuk toprağa dokunmadan, yağmurun altında ıslanmadan, bir ağaca tırmanmadan, bir kitabın sayfaları arasında kaybolmadan yalnızca ekranların ışığında büyürse, hayatın dokusuyla kurduğu bağ eksik kalabilir. Oysa çocukluk, yalnızca görülen değil, hissedilen bir çağdır.

Bu yüzden mesele teknolojiye karşı çıkmak değil, dengeyi koruyabilmektir. Çocuk hem kitabın sayfalarında hem ekranın içinde dolaşabilmeli; hem gerçek dünyanın çamuruna basabilmeli hem de çağın imkânlarından yararlanabilmeli. Çünkü insanı geliştiren şey, tek bir dünyanın içine kapanmak değil, farklı dünyalar arasında sağlıklı bir denge kurabilmektir. Belki de en önemli soru şudur: Çocuk ekranı kapattığında hâlâ kendi hayalini kurabiliyor mu? Eğer cevabımız "evet" ise, umut hâlâ bizimle demektir.


Şîno'nun boz ayısı, Keno'nun kırmızı balığı ve Zoro'nun gizemli meleği, romanın en unutulmaz üç simgesi. Bu üç sembole yüklediğiniz anlamı merak ediyorum.

Ben o üç sembolü hiçbir zaman yalnızca bir boz ayı, kırmızı bir balık ya da gizemli bir melek olarak düşünmedim. Onlar, çocukluğun en karanlık anlarında insan ruhunun kendisini hayatta tutmak için yarattığı görünmez sığınaklardır.

Şîno'nun boz ayısı, güçten çok güveni temsil ediyor. Dışarıdan bakıldığında heybetli ve vahşi görünen bir hayvan, Şîno'nun iç dünyasında şefkatin ve korunmanın simgesine dönüşüyor. Çünkü bazen insan, gerçek hayatta bulamadığı merhameti hayalinde yaratır.

Keno'nun kırmızı balığı ise benim için umudun rengidir. Balık, en karanlık sularda bile yolunu bulabilen bir canlıdır. Kırmızı ise yaşamın, kalbin ve direncin rengidir. Yoksulluğun ve sessizliğin içinde yaşayan bir çocuğun avuçlarında taşıdığı küçücük ama sönmeyen bir umudu temsil eder. Hayat ne kadar sert olursa olsun, insanın içinde kaybolmayan o küçük ışığı...

Zoro'nun gizemli meleği ise klasik anlamda bir melek değildir. O, vicdanın, sezginin ve görünmeyen hakikatin sesidir. İnsan bazen en derin yalnızlığında kendisini ayakta tutacak görünmez bir el arar. Zoro'nun meleği de tam olarak o görünmeyen eldir; karanlığın içinde bile insanın tamamen kaybolmadığını fısıldayan sessiz bir varlık.

Aslında bu üçü de aynı kaynaktan besleniyor. Boz ayı, kırmızı balık ve gizemli melek; üç farklı çocuğun hayal gücünde doğmuş olsalar da özünde insanın en temel ihtiyacını temsil ediyorlar: Umut edebilmek, korunabilmek ve anlaşılabilmek. Belki de bu yüzden onları kesin anlamlarla sınırlandırmak istemedim. Çünkü semboller, açıklanmak için değil, okurun içinde yeniden doğmak için vardır. Bir okur boz ayıda çocukluğunu görür, bir başkası kırmızı balıkta kaybettiği masumiyeti, bir diğeri ise gizemli melekte yıllardır adını koyamadığı bir duyguyu bulabilir. Benim için edebiyatın en güzel yanı da budur. Bir sembol, yazarın zihninden çıktığı anda artık yalnızca ona ait değildir; her okurun kalbinde yeniden şekillenir, yeni anlamlar kazanır ve başka bir hayata kavuşur.


İhtiyar Çocuklar sinemaya uyarlansaydı ve filmi tek bir yönetmen çekecek olsaydı, bunu kime emanet ederdiniz?

Eğer İhtiyar Çocuklar sinemaya uyarlansaydı ve bu hikâyeyi tek bir yönetmene emanet etme hakkım olsaydı, hiç düşünmeden Bahman Ghobadi'yi seçerdim. Çünkü Ghobadi'nin sinemasında çocuklar yalnızca bir hikâyenin kahramanları değildir; onlar coğrafyanın, yoksulluğun, sınırların ve umudun yükünü omuzlarında taşıyan küçük insanlardır. Kamerası, acıyı sömürmeden gösterir; sessizliği, uzun diyaloglardan daha güçlü konuşturur. Bu da benim edebiyatta kurmaya çalıştığım dile çok yakın bir anlatım biçimi.

Özellikle Sarhoş Atlar Zamanı ve Kaplumbağalar da Uçar filmlerinde çocukların dünyasını öylesine sahici, öylesine incelikli anlatır ki, izlerken onların yalnızca karakter değil, gerçek hayatın içinden yürüyüp gelen insanlar olduğunu hissedersiniz. Çocukların gözünden büyük dünyanın acımasızlığını anlatabilmek çok az yönetmenin başarabileceği bir şeydir. Ghobadi bunu büyük bir ustalıkla yapıyor. Diğer filmlerinde de aynı insani duyarlılığı görmek mümkün.

Onun sinemasında sınırlar yalnızca haritalarda değildir; insanların kaderlerinde, dillerinde, hafızalarında ve sessizliklerinde de vardır. Ama bütün bu karanlığın içinde umut hiçbir zaman tamamen kaybolmaz. İşte beni en çok etkileyen de budur. Bu yönüyle Ghobadi bana biraz Yılmaz Güney'in sinemasını hatırlatır. Her ikisi de toplumsal gerçekliği ideolojik sloganlarla değil, insan hikâyeleri üzerinden anlatmayı tercih eden yönetmenlerdir. Önce insanı gösterirler; gerisini seyircinin vicdanına bırakırlar.

Sanırım İhtiyar Çocuklar'ın ruhu da böyle bir sinemayı isterdi. Boz ayının sessiz yürüyüşünü, kırmızı balığın suyun içindeki yalnızlığını, gizemli meleğin karanlığın içinden süzülen ışığını; uzun bakışlarla, rüzgârın sesini dinleyen planlarla, çocukların konuşamadıkları duyguları yüzlerine bırakan bir kamerayla anlatabilecek bir yönetmense, benim için o isim Bahman Ghobadi olurdu.


Her insanın edebiyatı ve yazarlığı tanımlama biçimi farklıdır; kimine göre yazar, duygulara tercüman olan biridir, kimine göre topluma ayna tutan ya da değişimi tetikleyen bir düşünürdür. Peki, sizce yazar kimdir, onun en temel sorumluluğu nedir ve iyi bir yazarı diğerlerinden ayıran asıl özellik ne olmalıdır?

Bence yazar, yalnızca hikâye anlatan biri değildir; insanı anlamaya çalışan, yaşadığı çağı dikkatle dinleyen ve gördüğü hakikati edebiyatın diliyle yeniden kuran kişidir. Yazarlık, biraz bakmak ama herkesten farklı görebilmek, biraz dinlemek ama söylenmeyeni de duyabilmektir.

Bir yazarın en temel sorumluluğu, içinde yaşadığı toplumu bütün katmanlarıyla tanımaktır. İnsanları, sokakları, sessizlikleri, sevinçleri, korkuları, yoksulluğu, umudu… Kısacası hayatın kendisini iyi gözlemlemelidir. Ama yalnızca iyi bir gözlemci olmak da yetmez; aynı zamanda iyi bir dinleyici olmalıdır. Çünkü insanın en derin hikâyeleri çoğu zaman yüksek sesle anlatılmaz; bakışlarda, suskunluklarda ve yarım kalmış cümlelerde saklıdır.

Bence iyi bir yazar, yazdığı dünyaya dışarıdan bakan biri değildir. O dünyanın içine girer, karakterleriyle birlikte yürür, onların korkularını hisseder, acılarıyla yaralanır, umutlarıyla nefes alır. Yazdığı insanlardan kendisini tamamen ayırmaz; kendi çocukluğunu, kendi kırılganlıklarını, kendi sevinçlerini de fark ettirmeden o kurmaca evrene taşır. Çünkü biraz kendinden vermeyen bir yazarın kurduğu dünya da okura tam anlamıyla geçmez.

Sonra bütün bunları öyle bir dille anlatmalıdır ki, okur yalnızca hikâyeyi okumamalı; onu yaşamalı. Bir odanın soğuğunu hissetmeli, bir çocuğun yalnızlığını içinde duymalı, bir annenin sessizliğini kendi sessizliği gibi taşımalı. Benim için edebiyatın gerçek gücü tam da burada başlıyor.

İyi yazarı diğerlerinden ayıran şey ise yalnızca güçlü bir üslup ya da zengin bir hayal gücü değildir. En belirleyici özellik, kurduğu dünyaya önce kendisinin inanmasıdır. Yazar, kendi yarattığı evrende gerçekten yaşayabiliyorsa, okur da o dünyanın kapısından içeri girer. Ama yazar yalnızca anlatıyorsa, okur sadece okur; yazar gerçekten yaşıyorsa, okur da hissetmeye başlar. Sanırım edebiyatın en büyük mucizesi budur: Yazarın yüreğinde başlayan bir duygu, hiç tanımadığı bir insanın kalbinde yeniden hayat bulur.


Edebiyat tarihinde size ilham veren 5 yazar ve 5 eser ismini sorsak yanıtınız ne olurdu?

Bu soruya kesin bir listeyle cevap vermek zor. Çünkü insanın edebiyat yolculuğu da hayatı gibi sürekli değişiyor. Ama bugün geriye dönüp baktığımda, yazarlığımı ve dünyaya bakışımı en çok etkileyen isimlerin başında Dostoyevski, Tolstoy, Gabriel García Márquez, José Saramago ve bizden Yaşar Kemal gelir.

Dostoyevski bana insan ruhunun karanlığına korkmadan bakmayı öğretti. Tolstoy, insanın iç dünyasıyla tarihin büyük akışı arasında nasıl güçlü bağlar kurulabileceğini gösterdi. Márquez, gerçeğin bazen masaldan daha büyülü olabileceğini hissettirdi. Saramago, alegorinin ve metaforun yalnızca estetik bir tercih değil, hakikate ulaşmanın farklı bir yolu olduğunu öğretti. Yaşar Kemal ise yaşadığı coğrafyanın sesini, kokusunu ve insanını evrensel bir dile dönüştürmenin mümkün olduğunu gösterdi. Onları okurken yalnızca roman okumadım; insanı, zamanı ve hayatı yeniden okumayı öğrendim.

Eser olarak ise beni en çok etkileyen kitapların başında Karamazov Kardeşler, Savaş ve Barış, Anna Karenina, Körlük ve Parfümün Dansı geliyor. Bu romanların ortak bir yanı var: Hiçbiri yalnızca bir hikâye anlatmıyor. Her biri insanın vicdanına, hafızasına ve varoluşuna dair yeni kapılar açıyor. Kitabı bitirdiğinizde sadece karakterler değil, siz de değişmiş oluyorsunuz.

Benim için iyi edebiyat tam da budur. Son sayfayı çevirdiğinizde hikâye bitmez; aksine asıl yolculuk o zaman başlar. Yıllar sonra bile bir cümlesi zihninizde yankılanıyorsa, bir karakteri gerçek bir insan gibi hatırlıyorsanız, o eser artık yalnızca bir roman olmaktan çıkmış, hayatınızın bir parçası hâline gelmiştir. Ben de yazarken, okurda böyle kalıcı bir iz bırakabilen eserlerin peşinden gitmeye çalışıyorum.


Oktay Bey, bana zaman ayırdığınız için teşekkür eder, çalışmalarınızın başarıyla devam etmesini temenni ederim.

Ben teşekkür ederim. Sorularınız yalnızca romanı değil, romanın arkasındaki düşünceyi, hafızayı ve yazma serüvenini de görünür kıldı. Bir yazar için en kıymetli söyleşiler, kitabın sadece ne anlattığını değil, neden yazıldığını da konuşabildiği söyleşilerdir. Bu anlamda benim için çok değerliydi. Dilerim İhtiyar Çocuklar, okurların yalnızca zihnine değil, kalbine de dokunur; bitirdiklerinde geride birkaç karakterden daha fazlasını, unutulmuş bir çocukluğu, sessiz kalmış bir dönemi ve insan olmanın ortak duygularını hatırlarlar. Nazik dilekleriniz ve bu güzel söyleşi için tekrar teşekkür ediyorum. Umarım edebiyatın iyileştirici gücüyle yeni hikâyelerde, yeni kitaplarda ve yeni yolculuklarda yeniden buluşuruz.

Yorum bırakın
Toplam Yorum Sayısı 0
Henüz yorum eklenmemiş
İşleminiz Sürüyor, Lütfen Bekleyiniz