Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey
Köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları etiketiyle okurla buluşan Yarım Kalan Bahar, yalnızca öykülerden oluşan bir kitap değil; Türkiye'nin son yarım yüzyılında yaşanan siyasal kırılmaların, göçün, yoksulluğun, darbe dönemlerinin, aile bağlarının, vicdan muhasebesinin ve insan ruhunun görünmeyen yaralarının edebî bir panoramasıdır. Gazi Doğan, gündelik hayatın içinden seçtiği sıradan insanları merkezine alırken aslında olağanüstü ahlaki sınavları anlatır. Kahramanlarının çoğu kaybeder; fakat insanlıklarını kaybetmemek için mücadele eder. Darbeler, yarım kalan aşklar, dostluklar, pişmanlıklar, fedakârlıklar ve geç kalmış yüzleşmeler kitabın temel eksenini oluşturur. Yazar, süslü anlatımdan uzak, samimi ve gözleme dayalı üslubuyla bireysel hikâyeleri toplumsal hafızaya dönüştürmeyi başarırken okuru da kendi hayatındaki eksik bırakılmış hesaplarla yüzleşmeye davet eder.
Merhaba Gazi Bey. Ben sizi tanıyorum ancak isminizi ilk kez duyacaklar için söyleşimize sizi tanıtarak başlamak istiyorum. Gazi Doğan kimdir?
Gazi Doğan, okumayı ve yazmayı seven, olayları ve insanları değerlendirirken sonuçtan ziyade neden üzerine odaklanan, yazdığı ve savunduğu her görüşü inanarak yazan ve savunan, toplumun iyiye ve güzele evrilmesi için gereken koşulu yaratma mücadelesi veren bir emekçidir.
Hayatınızın farklı dönemlerinde hem çalışma hayatının hem de toplumun çok farklı kesimlerinden insanlarla aynı ortamı paylaşmışsınız. Geriye dönüp baktığınızda, sizi "yazar" yapan şey okuduğunuz kitaplar mıydı, yaşadıklarınız mıydı yoksa tanıdığınız insanlar mıydı?
Ben "ben diyerek" konuşmaya başlamaktan hoşlanmam. Üç çeyrek asra yaklaşan yaşamımda, yaşadıklarımı, tanık olduklarımı, bulunduğum değişik ortamlardaki ilişkilerimi, keskin çizgilerle ifade edebileceğim inişlerimi ve çıkışlarımı bu kısa yaşam süresine nasıl sığdırdığıma ben bile şaşıyorum. Beni yazar olmaya yönelten şey; okuduğum kitaplar, birebir tanık olduğum olaylar ve nedenleri, değişik kişilerle kurduğum ilişkiler ve yazmaya olan yatkınlığımdır. Bunlar bir araya gelerek beni yazar adayı olmaya yönelttiler.
Gazi Bey üretken bir yazarsınız ve peş peşe eserler ortaya koyuyorsunuz. Bu üretkenliğin sırrı nedir?
Üretken bir yazar olduğumu düşünmeniz çok hoş. Aksine, 17 yaşında yazmaya başlayan biri bugüne kadar onlarca eser yazması gerekirken, uzun süre yazmaya ara verişimin muhasebesini yaparak kendimi yargılıyorum. Aradaki açığı kapatmaya uğraşıyorum.
Kitabınızdaki karakterlerin büyük bölümü kötülüğe uğruyor; fakat onların asıl savaşı kötülerle değil, kendi vicdanlarıyla oluyor. Sizce eskiye kıyasla günümüzde vicdan köreldi mi?
Üzülerek belirtmeliyim ki toplumumuz her alanda büyük bir bozulma ve yozlaşma süreci yaşarken, toplumun ve şahısların vicdan muhasebesi yapma ve empati hassasiyeti de zayıflıyor.
Gazi Bey, "Eski Bir Aşk Hikâyesi"nde aslında darbenin yalnızca siyaseti değil, insanların birbirine güvenme duygusunu da öldürdüğünü anlatıyorsunuz. Sizce darbelerin en büyük yıkımı nedir?
Darbelerin en büyük yıkımı, insanların arkadaşlık, komşuluk, dostluk ve kadirşinaslık duygularını köreltmesidir. Bu ulvi duyguların yerine menfaat ve çıkar anlayışını hâkim kılmıştır. Bundan daha büyük yıkım olur mu?
Öykülerinizde baba figürü, öğretmen figürü ve usta figürü sürekli karşımıza çıkıyor. Tesadüf mü, yoksa bilinçli bir tercih mi?
Aile, okul ve sanatkâr tecrübesi toplumun itici gücüdür. Bu gücü ailede baba, okulda öğretmen, sanayide usta üstlenir. Benim öykülerim toplumdaki yaşanmışlıkların anlatımından ibarettir. Toplumsal yaşamın şekillenmesinde bu üç figür kadar annenin etkisi de yadsınamaz. Bilinçli bir tercihtir.
Sizin gençlik yıllarınızda Yaşar Kemal gibi yazarlar yalnızca roman yazmıyor; aynı zamanda toplumun vicdanını da temsil ediyordu. Bugün edebiyatın böyle bir toplumsal ağırlığı kaldığını düşünüyor musunuz?
Bugün edebiyatın böyle bir toplumsal ağırlığı kalmadı diyemeyiz. Kuşkusuz edebiyat, insan var oldukça toplumsal vicdana etki etmeye devam edecektir. Ancak bu etki sürekli irtifa kaybediyor.
Siz yazarlığa başladığınız yıllarda edebiyat daha çok sabır, gözlem ve uzun okumalar üzerine kuruluydu. Bugünün dijital çağında ise hız, görünürlük ve sosyal medya ön plana çıkıyor. Kendi gençliğinizin edebiyat ortamıyla bugünün edebiyat iklimini karşılaştırdığınızda en büyük değişimi nerede görüyorsunuz?
Benim gençlik yıllarımın edebiyat ortamı ile bugünün edebiyat iklimini karşılaştırdığımda en belirgin fark, o günlerde daha çok gözlem, daha çok okuma ve daha çok emek vardı. O günlerde üretilen eserler Türk klasiklerini oluşturuyor. Bugünün eserleri daha çok hazır bilgilerden yararlanmaya dayandığı için, saman alevi gibi parlaması ve sönmesi kısa ömürlü oluyor.
Bugün yazmaya başlayan gençlerin en büyük avantajı bilgiye kolay ulaşmaları; en büyük dezavantajı ise çok hızlı tüketilen bir çağda üretmeye çalışmaları. Sizce genç bir yazar, kalıcı eserler verebilmek için hangi alışkanlıkları mutlaka edinmelidir?
Çağımızın en büyük dezavantajı, sizin de belirttiğiniz gibi çok hızlı tüketiyor olmasıdır. Buna karşı genç yazarlar kendilerini çok ama çok donanımlı hale getirmelidir. İkinci önermem, yazıyor olmak için yazmamalarıdır. Yazmadan önce planlamasını ve gözlemini tam yapmalıdır. Sonuç olarak yazdıkları eserin yaşamda mutlaka karşılığı olmalıdır.
Zaman ayırdığınız için teşekkür eder, iyi çalışmalar dilerim.
Bu güzel soruları sorarak bir nebze de olsa düşüncelerimi ifade etmeme imkân hazırladığınız için ben de teşekkür ederim.


