Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey
Köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları etiketiyle okurla buluşan Son Nefesten Sonra, Yekta Kaya'nın ölüm, yaşam, hafıza, kimlik ve insanın varoluş serüveni üzerine inşa ettiği metafizik-felsefi bir romanıdır. Roman, Liya'nın ölümle başlayan, Şua'nın ise hakikati arayan yolculuğu üzerinden okuru yalnızca başka evrenlere değil, kendi iç dünyasına da davet eder. Işık Evreni, Kanatlı Evren Arel ve Dünya arasında kurulan sembolik geçişler; "öz", "hatırlamak", "yolculuk", "seçim", "özgür irade" ve "tekâmül" kavramlarını romanın merkezine yerleştirir.
Yekta Kaya, klasik fantastik roman kalıplarının dışına çıkarak; felsefeyi, mistisizmi ve psikolojik derinliği güçlü sembollerle harmanlayan, okuru sürekli düşünmeye zorlayan bir anlatı kuruyor. Romanın en dikkat çekici yanı ise cevap vermekten çok soru sordurması; insanın kendisiyle hesaplaşmasını merkeze almasıdır. Biz de bu söyleşimizde Yekta Kaya ile yeni çıkan eseri üzerine bir söyleşi yaptık.
Merhaba Yekta Hanım. Yeni kitabınız hayırlı olsun. Sizi tanıyarak söyleşimize başlamak isterim. Yekta Kaya kimdir?
Merhaba, güzel dilekleriniz için çok teşekkür ederim. Bu söyleşi aracılığıyla okurlarla buluşmak benim için de çok kıymetli. 38 yaşındayım ve 14 yıldır kamu sektöründe çalışıyorum. Yazarlık yolculuğumda daha önce Hayat Aşkla Var Olur ve Uyuyan İnsanın Kadim Sırrı adlı, bilinç ve insanın içsel dönüşümü üzerine iki eser kaleme aldım.
Fakat kendimi anlatmam gerekirse, Yekta Kaya yeryüzünde yürüyen bir yolcudur. Yaşamı, insanı ve varoluşu anlamaya çalışan; öğrendikçe yeni sorular soran ve her yeni bilgiyle yeniden değişmeye devam eden bir insan. Son Nefesten Sonra ile düşünsel yolculuğumu fantastik edebiyatın imkânlarıyla başka bir anlatı alanına taşıdım. Yazarlık benim için bu yolculuktan ayrı değildir. Gördüklerime, düşündüklerime ve varoluşa dair içimde büyüyen sorulara kalemimle şahitlik ediyorum. Çünkü insanın kendisini tamamlanmış bir kimlikle tanımlamasından çok, kim olduğunu yaşam boyunca keşfetmeye devam ettiğine inanıyorum.
Yekta Hanım, kanaatimce her eser, toplumsal ya da kişisel bir ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkar; sebepsiz yazılan metin yoktur. Aynı şekilde her yazarın da kalemi eline alırken bilinçli ya da sezgisel bir yönelimi, bir derdi, bir amacı bulunduğuna inanıyorum. Bu çerçevede sormak istiyorum. Yekta Kaya neden yazıyor?
Hiç kimse kitaplarımı okumayacak olsaydı da yazardım. Çünkü en azından bildiklerime kalemim ve beyaz kâğıdım şahitlik ederdi. Yazmak benim için yalnızca kendimi ifade etmenin ya da bir hikâye anlatmanın yolu değildir. İnsanın içinde, yazılı olmayan fakat varoluşun kendisinde karşılığı bulunan evrensel bir anayasa olduğuna inanıyorum. Bu anayasanın içinde yaşamak, bilmek, öğrenmek ve dönüşmek vardır. İnsan farklı coğrafyalarda, kültürlerde ve hayatlarda var olabilir; fakat kendini bilme, öğrenme ve dönüşme ihtiyacı hepimizin ortak yolculuğudur.
Ben yazarken insanlara ne düşünmeleri gerektiğini söylemek istemiyorum. Unuttukları soruları yeniden hatırlamalarını, kendi yaşamlarına ve varoluşlarına başka bir gözle bakmalarını istiyorum. Çünkü insanın dönüşümü, ona hazır bir cevap verildiğinde değil, kendi sorusuyla gerçekten karşılaştığında başlar. Şu nedenle yazıyorum: Bildiğime tanıklık etmek, gördüğümü paylaşmak ve insanın özünde zaten var olduğuna inandığım o evrensel yasayı yeniden hatırlatmak için yazıyorum.
194 sayfa olan bu güzel roman çalışmasının arkasında ciddi bir emek olduğu hissediliyor. Bu noktada iki sorum olacak:
1) Böyle bir romanın kurgusunu olgunlaştırmak ne kadar zamanınızı aldı?
2) Kitabı yazma sürecinde ne tür zorluklar yaşadınız?
Son Nefesten Sonra, on yılda yazılmış bir kitap değil; yaklaşık on yıldır içimde büyüyen bir düşüncenin ilk meyvesidir. Bulunduğumuz dünyanın dışında başka dünyaların olabileceğine dair düşünce, bu sürecin başlangıç noktalarından biriydi. Fakat zamanla beni asıl ilgilendiren soru başka bir yere evrildi: İnsan başka bir dünyaya, başka bir gezegene, hatta cennetin bir köşesine bile gitse, kendini bilmiyorsa ve varoluşu anlamıyorsa gerçekten huzura ulaşabilir mi?
İnsan bulunduğu yeri değiştirebilir, fakat kendi bilincini yanında taşır. Bu nedenle romandaki evrenler ve varlıklar birbirinden farklı olsa da korku, bağlılık, güç, seçim ve dönüşüm gibi temel meseleler varlığını sürdürür. Bir çiçek saksıda da büyüyebilir, açık bir toprakta da; fakat onu büyüten asıl unsur, kök saldığı toprağın niteliğidir. Benim için de mesele yalnızca insanın nerede bulunduğu değil, hangi bilinçten yaşadığıdır.
Bu düşünce büyürken serinin yapısı da onunla birlikte şekillendi. Son Nefesten Sonra tamamlandıktan sonra devam kitaplarını düşünmedim; ilk kitabı yazarken üç kitaplık bütünsel yapıyı, evrenlerin birbirleriyle ilişkisini ve hikâyenin ilerleyeceği ana yönü göz önünde bulundurarak çalıştım. Yazım sürecinde beni en çok zorlayan konu da bu büyük yapının iç tutarlılığını korumaktı. Her evren için ayrı bir kütüphane oluşturdum. Bu kütüphanelerde evrenlerin kendilerine özgü yasalarını, işleyiş biçimlerini, varlık yapılarını ve kitaba doğrudan aktarmadığım daha derin kuralları kayıt altına aldım. Bir evrene ait kuralın başka bir evrene yanlışlıkla taşınmaması, buna rağmen bütün evrenlerin üç kitaplık büyük yapının parçaları olarak birbirleriyle bağ kurması gerekiyordu. Çünkü bir fantastik evrenin yalnızca okurun gördüğü kadarıyla var olduğuna inanmıyorum. Okurun görmediği dünya da, gördüğü dünya kadar kurulmuş olmalıdır.
Çağımız insanı, mekânları ve etiketleri değiştirerek mutsuzluğuna çare arıyor, bir anlamda 'kendini bulmaya' çalışıyor. Romanınız ise bu popüler kabule çok güçlü bir şerh düşerek, gerçek keşfin dışarıda değil, içerideki bir vazgeçişte gizli olduğunu söylüyor: 'Kendini bulmak için önce kendinden vazgeçmek gerekir.' diyorsunuz. Okurlarımız için bunu biraz daha açar mısınız?
İnsan kendisine “Sen kimsin?” diye sorulduğunda, çoğu zaman kim olduğunu değil, sahip olduklarını anlatır. Mesleğini, statüsünü, ailesini, başarılarını, yaşadığı yeri ve hayat boyunca edindiği kimlikleri sıralar. Zamanla bunların yalnızca hayatının parçaları olduğunu unutur ve onları kendisi sanmaya başlar.
“Kendini bulmak için önce kendinden vazgeçmek gerekir” derken insanın evini, işini, sevdiklerini ya da yaşamını terk etmesini kastetmiyorum. İnsanın, kendisi sandığı şeylerle kurduğu özdeşliği sorgulamasından söz ediyorum. Çünkü asıl soru şudur: Senden sahip olduğun her şey alınsaydı, geriye kalan kişiyi tanır mıydın?
İnsan çoğu zaman ihtiyaçlarını bile kendisini tanımlamak için kullanıyor. Sahip oldukça benliğini büyüttüğünü düşünüyor; oysa bazen yalnızca kendisiyle arasına yeni katmanlar ekliyor. “Ben buyum” dediği yapının ne kadarının gerçekten kendisine ait olduğunu hiç sorgulamadan yaşayabiliyor. Bence insanın kendisini bulabilmesi için önce “kendim” dediği yapının ne olduğunu görmesi gerekir. Çünkü insan sahip olduğu şeylerin, taşıdığı rollerin ve kendisine verilen isimlerin toplamı değildir. Bazen insanın kendine ulaşmasının önündeki en büyük engel, yıllardır kendisi sandığı kişidir.
Liya’nın en büyük acısının ölüm değil, ait olduğu yeri kaybetmesi olduğunu görüyoruz. Buradan yola çıkarak, çağımız insanının başat şikâyetlerinden biri olan mutsuzluğunun temelinde de bu "aidiyet kaybı" ve yersiz-yurtsuzluk hissinin yattığını söyleyebilir miyiz?
Aidiyetin insan için önemli bir ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Fakat bana göre asıl sorun, insanın bir yere ait olması değil; aidiyetini zamanla değişmez, vazgeçilmez ve sonsuza kadar sürmesi gereken bir gerçekliğe dönüştürmesidir. İnsan bir kişiye, bir yere, bir kimliğe ya da hayatının belirli bir dönemine öylesine tutunabiliyor ki, onun değişme ihtimalini bile kabul etmek istemiyor. Oysa varoluşun kendisi sürekli bir dönüşüm hâlindedir. Çocukluğumuz gider, gençliğimiz gider, bedenimiz değişir, ilişkilerimiz dönüşür. Saçımızın bir teli bile dökülür ve yerine yenisi gelir. Buna rağmen insan, değişen bir varoluşun içinde değişmeyecek şeyler arıyor ve bulduğunu düşündüğü anda ona yapışıyor.
Liya’nın yaşadığı acıyı da bu açıdan ele aldım. O yalnızca ait olduğu yeri kaybetmiyor; kalıcı sandığı düzenin sona erebileceği gerçeğiyle karşılaşıyor. Bildiği dünyanın, kurduğu bağların ve kendisini tanımladığı zeminin değişmesi, onu kendi varlığıyla yeniden yüzleşmek zorunda bırakıyor. Bence çağımız insanının mutsuzluğunun nedenlerinden biri de budur. İnsan ölümün varlığını bilir, fakat çoğu zaman hiç ölmeyecekmiş gibi bağlanır. Ayrılığın mümkün olduğunu bilir, fakat hiç ayrılmayacakmış gibi sahiplenir. Sonra yaşam kaçınılmaz olarak değiştiğinde, yalnızca kaybettiği şeyle değil, onsuz kim olduğunu bilmemekle de karşı karşıya kalır.
Ben insanın aidiyetten vazgeçmesi gerektiğini düşünmüyorum. Aidiyet ile yapışmak arasındaki farkı görmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü hiçbir şey sonsuza kadar bize ait değildir; fakat tam da bu nedenle insan, kendisini tek bir yere ya da kimliğe hapsetmeden yaşamın bütünüyle bağ kurabilir.
Romanın 'Dönmeyen Yolcu' bölümünde, bir yolculuğun sonunda aslında hiç kimsenin aynı kişi olarak geri dönemeyeceğini fısıldıyorsunuz bize. Bu sarsıcı tespiti yaparken zihninizdeki asıl izlek, biyolojik bir son olan ölüm müydü; yoksa insanın kendi hayat hikâyesi içinde yaşarken defalarca ölmesi, eski kendisinin yasını tutması ve her seferinde başka biri olarak yeniden doğması mıydı?
Biyolojik ölüm romanın kapısını açıyor; fakat benim için asıl izlek, insanın yaşamı boyunca bilincinde gerçekleşen ölümler ve yeniden doğuşlardır. İnsan yeryüzünde yürüyebilir, nefes alabilir, gündelik hayatını sürdürebilir ve yine de gerçekten yaşamıyor olabilir. Çünkü bana göre yaşamak yalnızca biyolojik varlığını devam ettirmek değildir. İnsan kendisini, yaşamını ve varoluşunu hiç sorgulamıyorsa; öğrendikleri onu değiştirmiyor, yaşadıkları bilincinde bir karşılık bulmuyorsa, hayatta olmak ile gerçekten yaşamak arasında büyük bir mesafe oluşur.
İnsanın hayatı boyunca kaç kez öldüğünün bir sayısı yoktur. Doğada ağaçlar her kış yapraklarını kaybeder ve baharda yeniden filizlenir. İnsan da yaşadığı acılarla, kayıplarla, öğrendikleriyle ve yıkılan inançlarıyla eski hâllerini geride bırakır. Bazı yaşantılar insanın yalnızca düşüncelerini değiştirmez; adeta bir bilinç nakli gerçekleştirir. İnsan aynı bedende yaşamaya devam eder, fakat artık dünyaya aynı bilinçle bakamaz.
Liya’nın yolculuğunda da bunu görüyoruz. Kanatlarını kaybetmesi onun için bir son gibi görünür. Fakat zamanla kanatları olmadan da yürüyebileceğini keşfeder. Kaybettiği şeyin ardından başka bir varoluş biçiminin mümkün olduğunu öğrenir. Elbette insan eski hâlinin yasını tutabilir. Çünkü kayıp, kolayca geçilip gidilecek bir şey değildir. Fakat yas da sonsuza kadar sürmemelidir. Kış nasıl sona erip yerini bahara bırakıyorsa, insan da kaybettiği hâlin içinden başka bir bilinçle çıkabilmelidir. Ben insanın eski hâlini yanında taşıyarak değil, ondan doğarak ilerlediğine inanıyorum. “Dönmeyen Yolcu” benim için budur: İnsan aynı yere dönebilir, aynı bedende yaşamaya devam edebilir; fakat gerçekten dönüşmüşse artık yola çıkan kişi değildir.
Liya’nın kanatlarını kaybettiği o can alıcı sahne, sadece trajik bir fiziksel kayıp değil; adeta kendi özünün, varoluşsal kimliğinin parçalanması gibi yankılanıyor zihnimizde. Buradan yola çıkarak sormak istiyorum: Bir insan hayatta en çok neyi kaybettiğinde o geri dönüşü olmayan, büyük değişim eşiğinden geçer?
Bence insan, putlarını kaybettiğinde geri dönüşü olmayan büyük değişim eşiğinden geçer. Burada puttan kastım yalnızca dinî anlamda tapınılan şeyler değildir. İnsanın kendisini üzerine kurduğu, onsuz var olamayacağını düşündüğü ve sorgulanamaz hâle getirdiği her şey bir puta dönüşebilir. Bazen bir insan, bazen bir makam, bir inanç, bir başarı, bir kimlik; bazen de insanın kendi hakkında oluşturduğu ve yıllarca koruduğu “ben buyum” düşüncesi.
Liya’nın kanatları da onun için yalnızca uçmasını sağlayan bir uzuv değildir. Kanatlar, kendisini tanıdığı varoluş biçiminin bir parçasıdır. Onları kaybettiğinde yalnızca uçma yetisini değil, kendisi sandığı şeylerden birini de kaybeder. İnsan putlarını kaybettiğinde önünde iki yol belirir: Ya kaybettiği şeyin enkazında yaşamaya devam eder ya da onsuz kim olduğunu keşfetmeye başlar. İkinci yolu seçmek kolay değildir. Çünkü insan bazen kaybettiği şeyi değil, o şeyin kendisine verdiği kimliği arar. Fakat bir gün, onsuz yaşayamayacağını sandığı şey olmadan da var olabildiğini gördüğünde, artık eski kişi olarak kalamaz. Bazen insanı en çok değiştiren şey, yeni bir şey kazanması değil; onsuz var olamayacağını sandığı şey olmadan da var olabildiğini görmesidir.
Yazarların birbirinden ilham aldığı söylenir. Şunu merak ediyorum: İlham aldığınız yerli veya yabancı yazarlar var mıdır? Varsa, onların hangi yönleri sizi etkiledi?
Elbette okuduğum, düşünce dünyamı besleyen ve bana yeni kapılar açan pek çok kıymetli yazar ve eser oldu. Her yazarın, insanın zihninde daha önce açılmamış bir pencere açabileceğine inanıyorum. Ancak yazarken kendime belirli bir yazarı örnek aldığımı ya da edebî çizgimi tek bir isim üzerinden kurduğumu söyleyemem. Benim asıl ilham kaynağım varoluşun kendisidir.
Sonsuzluk içinde devam eden döngü; doğum ve ölüm, mevsimlerin değişimi, doğanın kendini yenilemesi, insanın arayışı, hayvanlar, bitkiler ve bu gezegende yaşamın bütün biçimleri benim için tükenmeyen bir anlatıdır. Bir ağacın yapraklarını kaybedip yeniden filizlenmesi, bir canlının hayatta kalma çabası, insanın kendisini ararken yaşadığı çelişkiler, gökyüzüne baktığımızda gördüğümüz sonsuzluk... Bunların her biri, yazılmış bir metinden önce var olan büyük bir hikâyenin parçalarıdır.
Bu nedenle ilhamımı tek bir isimle sınırlandıramam. Okuduğum yazarlar bana cevaplardan çok yeni sorular kazandırdıkları ölçüde kıymetlidir. Fakat kalemimi harekete geçiren asıl kaynak, yaşamın ve varoluşun kendisidir. Çünkü bana göre insanın ortaya koyduğu her sanat, kendisinden önce var olan büyük bir sanatın içinden doğar. Buradaki asıl sanatçı, yaratılışın kendisidir.
Yekta Hanım; her insanın edebiyatı ve yazarlığı tanımlama biçimi farklıdır; kimine göre yazar, duygulara tercüman olan biridir, kimine göre topluma ayna tutan ya da değişimi tetikleyen bir düşünürdür. Peki, sizce yazar kimdir, onun en temel sorumluluğu nedir?
Bence yazar, gördüğüne şahitlik eden ve gördüğü gerçeğe sadık kalma sorumluluğu taşıyan kişidir. Gerçeği okurun hoşuna gidecek biçimde değiştirmek, yumuşatmak ya da daha kolay kabul edilebilir hâle getirmek yazarın görevi değildir. Çünkü gerçeğin acısı ya da tatlısı yoktur; insanın onu kabul edip etmeme meselesi vardır.
Bir yazarın okuruna yapabileceği en büyük ihanet ise onu sorgulamaktan alıkoymaktır. Hazır cevaplar vermek, okurun düşünme sorumluluğunu elinden almaktır. Kutsal metinlerde dahi insan okumaya, anlamaya ve akletmeye çağrılır. O hâlde yazarın görevi de insanın yerine düşünmek değil, onun düşünmesini sağlayacak kapılar açmaktır.
Ben her insanın bu dünyada varoluşa karşı bir sorumluluğu olduğuna inanıyorum. İnsan yalnızca kendisi için yaşayan bir varlık değildir; varlığıyla, bilinciyle ve eylemleriyle yaşamın bütününe bir katkı sunar. Kendi payıma düşen sorumluluğu ise öldürmekten değil, yaşatmaktan yana görüyorum. Fakat yaşatmanın önce bilinçte başladığına inanıyorum. Çünkü bilinç dönüşmeden eylem kalıcı olarak değişmez. İnsan önce gördüğünü, bildiğini ve doğru kabul ettiği şeyleri kendi yaşamında bir davranışa dönüştürebilmelidir.
Bu nedenle yazarken okurun yerine düşünmek ya da ona hazır bir hakikat sunmak istemiyorum. Okurun kendi yaşamını, seçimlerini ve varoluş biçimini sorgulayabileceği bir alan açmak istiyorum. Çünkü bana göre bir yazarın okuruna yapabileceği en büyük ihanet, onun yerine düşünmektir.
Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Okurlarınız bol olsun.
Ben teşekkür ederim. Son Nefesten Sonra üzerine böylesine özenli sorularla düşüncelerimi paylaşabileceğim bir alan açtığınız için ayrıca teşekkür etmek isterim. Bir kitabın yolculuğunun, yazarın son cümleyi yazmasıyla tamamlanmadığına inanıyorum; asıl yolculuk, kitap okurun eline ulaştığında ve her okur kendi sorularıyla onun dünyasına girdiğinde yeniden başlıyor. Dilerim Son Nefesten Sonra, ulaştığı her okurda yeni bir düşüncenin, yeni bir sorunun ya da insanın kendisine doğru atacağı küçük bir adımın kapısını aralar. Tüm okurlara sevgi ve saygılarımı sunuyorum.


