Lidya Kuyumcu: “Yazmak durduramadığım bir içgüdü.” - Kalan Basım Yayım Dağıtım (Kalan Yayınları)
Lidya Kuyumcu: “Yazmak durduramadığım bir içgüdü.”
4 Ağustos 2026
Lidya Kuyumcu: “Yazmak durduramadığım bir içgüdü.”
OKUNMA : 111

Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey

2008 yılında İzmir'de doğan Lidya Kuyumcu, genç yaşına rağmen kendi okur kitlesini oluşturmayı başarmış dikkat çekici isimlerden biridir. Yazarlık yolculuğuna Ayda ile başlayan Kuyumcu, ardından İki Kalp ve Mucize'nin Hikâyesi romanlarını yayımlamış; her kitabında gençlerin duygusal dünyasını, aile bağlarını, kaybetme korkusunu ve büyüme sancılarını farklı açılardan ele almıştır. Son romanı Ayda – Ben Yıldızım, ilk kitabın bıraktığı yerden devam ederek yalnızca olay örgüsünü değil, karakterlerin iç dünyasını da daha olgun bir anlatımla derinleştiriyor. Roman; geçmişin yükü, aile sırları, ilk aşkın izleri, yeniden ayağa kalkabilme cesareti ve insanın kendi kimliğini yeniden inşa etme mücadelesini merkezine alıyor. "İnsan için hayat ne zaman durur; kendisi ölünce mi yoksa sevdiği biri ölünce mi?" sorusu, okurunu yalnızca bir hikâyeye değil, kayıpla yaşam arasındaki ince çizgiyi sorgulamaya davet ediyor.


Merhaba Lidya. Yeni kitabın hayırlı olsun. Sanırım eserini ilk okuyanlardan biri benim. Yayınevi eserin PDF'sini bana ilettiğinde, seni de önceden tanıdığım için beklemeden okumaya başladım. Ayda'nın ikinci serisi olan Ben Yıldızım benden tam puan aldı. Kitabı okuyanların da bana hak vereceğini düşünüyorum. Söyleşimize başlıyorum. İlk romanın Ayda, ardından İki Kalp, Mucize'nin Hikâyesi ve şimdi de Ayda – Ben Yıldızım... Dördüncü kitaptan dönüp geriye baktığında, yazarlık noktasında nelerin değiştiğini bize söyler misin?

Merhaba, öncelikle teşekkür ederim. Aslında insan geriye dönüp baktığında nelerin değiştiğini tam olarak saptayamıyor. Çoğu zaman yazım dilimde, düşünsel ve yazınsal dünyamda bir şeylerin belirgin bir biçimde değiştiğini hissediyor ancak bazen bunların tam olarak adını koyamıyorum. Ancak şunu söyleyebilirim ki, yazdıkça ve yeni şeyler okudukça bazı şeyleri daha derinden anlamlandırmaya, dönüştürmeye başlıyorum ve birçok derin bulduğum konuda yaşadığım bu farkındalık yazdıklarıma da yansıyor. Daha çetrefilli olay örgülerini ve daha ağır konuları işlemek daha basit gelmeye başlıyor alıştıkça. Ayrıca yıllar içinde yazdıkça, okudukça ve kitap eleştirmenlerini takip ettikçe tecrübem de arttığı için bir kez yaptığımı düşündüğüm hataların farkına varıp sonraki kitaplarımda aynılarını yapmamaya gayret ediyorum.


Her yeni çalışmanda edebiyata, yazarlığa olan o sarsılmaz sadakatini bir kez daha hayranlıkla izliyorum. Bu son eserin de gösteriyor ki, Lidya Kuyumcu Türk edebiyatında son derece bilinçli, kararlı ve ne yaptığını çok iyi bilen biri olarak yoluna devam ediyor. Bu üretkenliğin ve kararlılığın ardındaki o saf felsefi kaynağı merak ederek sormak istiyorum: Lidya Kuyumcu için yazmak bir tercih mi, yoksa durduramadığı bir içgüdü mü onu yönetiyor?

Elbette ki bir noktada tercihim ancak evet, büyük ölçüde beni durduramadığım bir içgüdünün yönettiğini söyleyebilirim. Yazmayı çok küçük yaştan beri seviyorum, hatta ciddi anlamda kitap yazma niyetiyle yazmaya başladığım ilk zamanlarda bile bunun için tam bir karar alma dönemi geçirdiğim söylenemez. Ne olduğunu net hatırlamasam da bir anda yazmaya başladığımı hatırlıyorum. Ya da bir süre yazmayacağım desem de günün sonunda kendimi yine bir şeyler yazarken buluyorum. Bu yüzden sanırım yazmak durduramadığım bir içgüdü.


Filozofların ve psikologların asırlık tartışmasını romanın prologunda tek bir cümleyle özetliyorsun: Metnin felsefi omurgasına da yön veren bu tespitten hareketle sormak isterim: Sana göre mutluluk diye bir şey var mı yoksa 'mutluluk' dediğimiz şey, tatlı bir yanılsamadan mı ibaret?

Mutluluğun, hatta başka hiçbir duygunun bir yanılsama olduğunu düşünmüyorum. Herkesin hissettiği şeyler kendisi için gerçektir bence. Sınavdan önce oluşan kaygı, haksızlığa uğrayınca gelen öfke, kayıp yaşayınca içe dolan üzüntü kadar mutluluğun kendisinin de gerçek olduğunu düşünürüm. "Kalıcı mutluluğu, yani imkânsızı aramıyordu." Bu cümledeki kastım da masallardan gelen bir klişe olan "sonsuza kadar mutlu yaşadılar" gibi olguların imkânsızlığına dikkat çekmekti. Yani Ayda'nın mutluluğu bir kere bulunca her şeyin sonsuza kadar sabit aynı kalmayacağını, her zaman engellerle ve dalgalanmalarla karşılaşmak zorunda olduğunu, bir masalın içinde olmadığını göstermek istemiştim.


Ayda'nın yeniden ayağa kalkma çabası, aslında hepimizin hayatındaki kırılma anlarını temsil ediyor. Yıllar sonra bir okur sana, "Ben Ayda sayesinde yeniden ayağa kalktım." derse buna şaşırmam. Çünkü bugün hayattan umudunu kesmiş, mücadele etmek yerine pes etmeyi seçen pek çok insan var. Oysa edebiyat bazen tek bir romanla, tek bir cümleyle ya da tek bir karakterle insanın içinde yeniden yaşama tutunma cesaretini uyandırabilir. Onca zorluğun ardından üniversite kazanan, filmde başrol teklifi alan Ayda'yı yaratan ve ona ses veren yazar olarak sana şunu sormak isterim: Sence bir yazarın okuruna "Yalnız değilsin.", "Bu zorlukları aşabilirsin.", "Pes etme." duygusunu hissettirebilmesi, yazarlığın, edebiyatın sorumluluklarından biri olarak kabul edilmeli midir?

Açıkçası bunu yapmanın çok değerli bir şey olduğunu düşünsem de sorumluluk olduğuna kesinlikle katılmıyorum. Yazar bazen bu hissi vermeksizin sadece hayatın acı gerçeklerini tarafsız bir biçimde ortaya koyduğu bir roman da çıkarabilir ki ben de ilerleyen romanlarımın bazılarında buna yakın temalara yer vereceğim. Ayda'da, bilhassa kitabın sonlarında bazı karakterler üzerinden kırılma anlarında yeniden ayağa kalkma cesaretini verebildiğime çok mutluyum ancak okura herhangi bir mesaj verme fikrinin yazarın sorumluluğu olmadığını, aksine böyle bir zorunluluğun yer yer yazara ket vurduğunu düşünüyorum.


Bana göre romanın en vurucu noktalarından biri, Ayda'nın tiyatro sayesinde yeniden kendine yaklaşması, kendisiyle çok daha iyi bir bağ kurması. Nina karakterini canlandırırken adeta "Ayda" olmayı bırakıp "Nina"ya dönüşmesi, tiyatroyu bir sığınak olarak görmesi, sanatın dönüştürücü ve iyileştirici gücünü çok etkileyici biçimde hissettiriyor. Bu noktada şunu sormak isterim: Sanat gerçekten insanı iyileştirebilir mi, yoksa sanatın yaptığı şey, yaraları kapatmak değil de onlara anlam vermek midir?

Bence sizin de dediğiniz gibi sanat, insanın yaralarla yaşamayı, onları anlamlandırmayı ve dönüştürmeyi öğrenmesine eşlik etmesidir. Sanat gerçek bir iyileşme sunmaz, reçete yazmaz ancak var olan yara varken de yaşanabileceğini, o yaraya anlam yükleyerek o yarayı taşınabilir, katlanılabilir kılmayı öğretir ve tüm bunları yapmayı öğrenirken bir yol gösterici, bir eşlikçi olabilir sadece. Sanat var olan yara için ne reçete sunar ne de ilaçtır ama o yara sanatla dönüştürülüp anlamlandırılabilir ve insan böylece iyileştiğini hissedebilir. Hamnet filmi için söylenen bir sözü de alıntılamak istiyorum: "İnsan kaybı durduramaz ama ona anlam verebilir." Ayda'nın da bir noktadan sonra yaşadığı şey bence bu kıvamda bir şey.


Romanda yalnızca Ayda değil; Ahsen, Lale, Sarp, Ceren ve hatta Işık bile kendi yalnızlığıyla mücadele ediyor. Her biri kalabalıkların içinde farklı bir sessizliğin yükünü taşıyor. Bu yönüyle eser, bireysel hikâyelerin ötesine geçerek günümüz insanının, özellikle de gençlerin görünmeyen yalnızlığına güçlü bir ayna tutuyor. Sorum şu: Bu romanın her bir karakteri, bu kuşağın dile getiremediği sessiz çığlığın edebiyattaki karşılığı kabul edilebilir mi?

Kabul edilebileceğini düşünüyorum. Çünkü çoğunlukla bilinçli olmadan yapsam da romanlarımdaki karakterlerim, gerçek hayatta tanıdığım, gözlemlediğim insanların sentezinden ortaya çıkıyor. Aynı zamanda insanlar dünyanın her yerinde aynı duyguları paylaşırlar ve bu yüzden de ben farkında olmadan hiç tanımadığım birinin hikâyesine, hislerine paralel şeyler yazmış olabilirim. Bu romanımda da bilhassa sadece Ayda'nın değil, birçok karakterin hikâyesinin derinlerine inmek, okuyucuya sunmak istedim. Kimsenin kişiliğinin tamamen siyah ya da tamamen beyaz olmadığını, aksine en beyaz karakterin içinde karanlıklar, en karanlık karakterin içinde de aydınlık yanlar olduğuna değinerek empati kurulma potansiyeli olan karakterler yaratmaya çalıştım.


Yazma eyleminin en gizemli taraflarından biri de kontrolü ne zaman devrettiğimizdir. Sen karakterlerini kâğıt üzerinde inşa ederken onları baştan sona sıkı bir planla mı yönetiyorsun; yoksa bir noktadan sonra karakter kendi sesini bulup kendi kaderini çizerek seni de şaşırtmaya mı başlıyor?

Aslında buna net bir cevabım yok. Açıkçası tamamen plansız başlamıyorum, elimde mutlaka bir taslak oluyor fakat yazmak uzun bir süreç olduğundan yazdıkça aklıma yeni şeyler geliyor ve ben de kendimi kısıtlamadan onları da ekliyorum. Elimde köşede bir taslağım olsa da bazen gerçekten de dediğiniz gibi karakterim yazdıkça bir şekilde kendi yolunu buluyor ve ben bile bu beklenmedik değişimleri hayretle yazıyorum. Hatta somut bir örnek olarak kesinlikle Sarp'ı verebilirim.


Bazıları edebiyatın okura güvenli cevaplar vermesi, okuru rahatlatması gerektiğini savunurken; bazıları da edebiyatın hazır reçeteler sunmak yerine okuru kendi gerçeğiyle yüzleştirmesi, ona sorular sordurması gerektiğini söyler. Sen bu tartışmada nerede duruyorsun?

Bence edebiyatın hazır reçeteler sunmak gibi bir özelliği yoktur. Verilen güvenli cevaplar okuru bir süre konfor alanında tutarak rahatlatabilir ancak bu kalıcı olamaz. Okur cesaret ederek konfor alanından çıktıkça, kendi kaçındığı gerçekleriyle yüzleşip kendini sorgulamaya başladıkça ruhsal bir gelişim yaşar. Elbette ki bazen bizi konfor alanından çıkarmayacak içerikler tüketmek isteriz ve zaman zaman bunu yapmak bence normaldir ve gereklidir de fakat gerçek ruhsal yolculuk edebiyatın da desteğiyle derinlere inmekten, iyice irdelemekten, sorgulamaktan geçer. İnsan yüzleştikçe, sorguladıkça ve irdeledikçe bilgeleşmeye başlar fikrimce. Ben de Ayda'yı yazarken birçok noktada Ayda'yı da diğer kahramanları da olabildiğince güvenli limanlarından uzaklaştırmak suretiyle tekâmüle ulaştırmaya çalıştım.


Büyük usta Ursula K. Le Guin, yazarlık zanaatını anlatırken, "Yazarlık öğrenilen bir şeydir ama size bunu kimse öğretemez; kendiniz öğrenmek zorundasınız," der. Sana göre yazarlık gerçekten sonradan 'öğrenilen' bir zanaat mıdır; yoksa insanın sadece kendi içine doğru yaptığı o yalnız yolculukta keşfedebileceği, öğretilemez bir sezgi dünyası mıdır? Neler söylemek istersin?

Ursula K. Le Guin'e katılmakla birlikte detaylandırmak istediğim birkaç nokta var. Bence de yazarlığın matematik, fizik gibi değişmez formülleri, katı kuralları yoktur. Aksine devingen, oluş hâlinde bir yapıya sahiptir. Fakat bence bu da demek olmuyor ki sadece ve sadece bizde biter, öğrenilecek bir şey yok. Her zaman büyük yazarların, eleştirmenlerin fikirlerinden ufkumuzu açacak, yolculuğumuzu zenginleştirecek şeyler öğrenebiliriz. Hissedip de adını koyamadığımız şeyleri cümlelere dökmek olsun, yapmamamız gereken hatalara dikkat çekmek olsun, dikkat edilmesi gereken püf noktaları olsun… Tabii ki ufkumuzu açacak tüyolar vardır fakat bence de bir bütün olarak yazarlık birinin öğretmesiyle öğrenilebilecek, formüllerle kavranacak bir şeye indirgenemez. Her yazarın kendine has içsel bir yolculuğu vardır ve bu içsel yolculuğun, adım adım keşfedilen sezgi dünyasının derinliklerini formülize edip de öğretmek bence imkânsızdır.


Kitaba ilginin azalması, teknolojinin hızı, sosyal medya, dikkat sürelerinin kısalması ve yapay zekânın yaratıcı alanlara sızması gibi krizler, edebiyatın sınırlarını ve geleceğini sarsıyor. Sana göre edebiyatın bu çağdaki en büyük sınavı nedir?

Öncelikle edebî türlerde okuyucu kitlesinin dinleyici kitlesine dönüşümünün, yani görsellikten işitselliğe geçişin gitgide belirginleştiğine tanık olduğum için bunun başat neden olduğunu söyleyebilirim. Bunun dışında da ortaya çıkan engelleri: sosyal refah azaldıkça insanların daha hayati meselelerle meşgul olup edebiyata ve ilgi alanlarına vakit ayıramayacak hale gelmesi, özgür düşünce ortamının olmamasından kaynaklı insanların kabuklarına çekilmeyi tercih etmesi, sosyal medyaya ayrılan sürenin görece artmasıyla dikkat sürelerinin gitgide kısalması ve artık yapay zekânın da sanatçıların yapacağı şeyleri yapmaya başlaması diye maddelere ayırabilirim. Yine de her ne kadar yapay zekâ elindeki uçsuz bucaksız veriye erişim ve veriyi işleme kapasitesiyle yaratıcı alanlara sızdıysa da insanın tinsel yapısının inceliklerini tam olarak kavrayabileceğinden şüpheliyim. Bu unsurların da inkâr edilemez bir tesiri olsa da söylediğim bütün maddelerin de en tepesine modern çağdaki tercihlerin geçirdiği evrimi koymak istiyorum, bence edebiyatın bu çağdaki en büyük sınavı bu.


Bazı kitaplar okunur ve unutulur; bazıları ise okurun hayatına karışır, ruhunda iz bırakır. Senin kitapların da benim için bu kategoride. Zaman ayırdığın için teşekkür eder, gelecek çalışmalarında da şimdiden başarılar dilerim.

Ben de emeğiniz, sorularınız ve temennileriniz için çok teşekkür ederim.

Yorum bırakın
Toplam Yorum Sayısı 0
Henüz yorum eklenmemiş
İşleminiz Sürüyor, Lütfen Bekleyiniz