🚚 1500 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz!
Çağrı Merkezi
15 Ağustos 2026
Emine İnce Akbaş:
OKUNMA : 134
Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey
Emine İnce Akbaş'ın Yedi Vadi Yedi Mertebe adlı eseri, köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları etiketiyle okurla buluşan; Feridüddin Attâr'ın Mantıku't-Tayr'ındaki yedi vadi metaforu ile tasavvuf düşüncesindeki nefsin yedi mertebesini aynı manevi yolculukta buluşturan özgün bir arayış kitabıdır. Eser; Talep–Nefs-i Emmâre, Aşk–Nefs-i Levvâme, Marifet–Nefs-i Mülhime, İstiğna–Nefs-i Mutmainne, Tevhid–Nefs-i Râziyye, Hayret–Nefs-i Marziyye ve Fakr/Fenâ–Nefs-i Safiyye eşleşmeleri üzerinden insanın benlikten hiçliğe, arzudan teslimiyete, bilgiden irfana uzanan içsel dönüşümünü ele alır.
Attâr'ın Simurg'a ulaşmak için yola çıkan kuşlarını çağdaş insanın iç dünyasına taşıyan Akbaş, asıl yolculuğun dışarıya değil insanın kendi nefsine, kalbine ve varoluşunun anlamına doğru olduğunu öne çıkarır; kitabın sonunda otuz kuşun Simurg'da kendilerini görmesi de bu arayışın güçlü metaforik düğümünü oluşturur.
1970 Denizli doğumlu olan, Anadolu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden mezun olduktan sonra aile koçluğu ile aile ve dinî rehberlik alanlarında eğitimler alan ve hâlen manevi rehberlik ve danışmanlık yapan Emine İnce Akbaş, yayımlanan ilk eserinde mesleki birikimiyle tasavvufi düşünceyi bir araya getirir. Bu yönüyle Yedi Vadi Yedi Mertebe, yalnızca tasavvufi kavramları açıklayan didaktik bir metin değil; tüketim, görünürlük, benlik, kaygı, yalnızlık ve anlam arayışı arasında sıkışan günümüz insanına "Aradığın şey gerçekten dışarıda mı?" sorusunu yönelten bir iç muhasebe çağrısıdır. Biz de bu söyleşimizde Emine İnce Akbaş ile yeni çıkan eseri üzerine bir söyleşi yaptık.
Merhaba Emine Hanım. Yeni kitabınız hayırlı olsun. Sizi tanıyarak söyleşimize başlamak isterim. Emine İnce Akbaş kimdir?
Merhabalar, teşekkür ederim. Denizli doğumluyum. Çocukluğum Denizli'nin Honaz ilçesinde geçti. Küçüklüğümden beri kitap okuma aşığı olan biriyim; okumayı, yazmayı, şiirsel tarzda düşüncelerimi kaleme almayı çok seviyordum.
İlkokul yıllarımda kitaba erişim o kadar kolay değildi. İlçemizin tek bakkalından babam eve bir şey aldığında, eğer gazete kâğıdına sarılmışsa onu yırtmadan açmaya gayret gösterir ve o bir parça gazete kâğıdını saklar defalarca okurdum. Okul kitaplarımı da okulun açıldığı hafta baştan sona okur, daha sonra öğretmen ders anlatmaya başladığında konuya hâkim olarak dersi can kulağıyla dinlerdim. Yani kısacası benim okuma ve düşüncelerimi kaleme alma serüvenim küçüklüğümden başlayarak bu kitabıma kadar ulaştı.
Rabbimizin Alak suresi ilk beş ayetindeki "İkra" – "Oku, seni yaratan Rabbinin adıyla oku..." – ayetlerinin benim kalbimde ve ruhumda neşv-ü nema bulması olarak da yazarlık hayatımı özetleyebilirim.
Emine Hanım, bu kitap yayımlanan ilk eseriniz; fakat metnin dili, uzun zamandır zihninizde ve gönlünüzde taşınan bir meselenin nihayet yazıya dönüşmüş olduğu hissini veriyor. Yazarlığa sizi edebî bir anlatma arzusu mu, manevi bir sorumluluk duygusu mu götürdü? Bir başka ifadeyle, kendinizi bu kitabı "yazan" biri olarak mı, yoksa kendisine emanet edilmiş bir sözü "aktaran" biri olarak mı görüyorsunuz?
Evet, yayımlanan ilk eserim elhamdülillah. Rabbimin bana bahşetmiş olduğu nimetler ve "Alîm" sıfatının bir tecellisi olarak ortaya çıkan, içime sinen kıymetli bir eser oldu diye düşünüyorum.
İnsanın hayalleri, hedeflerine ulaştırır. Bu hedeflere ulaşmak için gayret gösterirken aynı zamanda Cenab-ı Hakk'a dua ederken de "Acaba kabul olur mu?" demeden O'nun sonsuz gücüne sığınarak yaptığım dualar, hayallerime ulaşmak için adım adım ilerlemek beni hedeflerime ulaştırdı.
Din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni olmam hasebiyle de uzun yıllar gençlerle birlikte olmanın, onların duygusal, manevi ve psikolojik yaklaşımlarını gözlemleyerek onların manevi boşluklarının, duygusal yoksunluklarının ve psikolojik olarak yöneldikleri her durum ve davranışları beni derinden etkiliyordu. Sadece sınıflarda ders olarak anlatılan konuların dinî, manevi ve edebî olarak zihinlere ve kalplere ekilen tohumların sınıfların dört duvarı arasında kalmasına gönlüm razı gelmedi. O büyük manevi sorumlulukla birlikte bu kitabı okuyucularımla buluşturup, emanet bilinci ile bu kitabı çıkarmaya karar verdim.
Ayrıca küçük yaşlardayken almış olduğum Kur'an-ı Kerim eğitiminden sonra babaannemin sözü beni derinden etkilemişti: "Madem ki öğrendin, öyleyse herkese öğreteceksin!" diye söylemesi demek ki derinden bir şekilde etkilemiş ki daha küçük yaştayken bu sorumluluğun omuzlarıma bırakıldığının farkında değildim ama büyüdükçe babaannemin sözlerinin ne büyük derinlik ifade ettiğini şimdi daha iyi anlıyorum. Kısaca hem emanet bilinci ile hareket edip bu kitabı yazan kişi olarak manevi sorumluluklarımı da yerine getirmiş olduğumu düşünüyorum.
Attâr'ın Mantıku't-Tayr'ındaki kuşların yedi vadisini, nefsin yedi mertebesiyle buluşturuyorsunuz. Böylece yaklaşık sekiz asırlık bir tasavvufi metni bugünün insanına doğru yeniden konuşturuyorsunuz. Klasik bir eseri çağdaşlaştırırken ona sadık kalmakla onu yeniden yorumlamak arasındaki sınırı nerede çizdiniz? Attâr bugün yaşasaydı, sizin kurduğunuz bu eşleştirmeye ne söylerdi?
Feridüddin Attâr'ın Mantıku't-Tayr adlı eserini ilk okuduğumda, Hüdhüd kuşunun rehberliğinde kuşların yapmış olduğu yolculukları ve vadilerden vadilere uçmalarının tasviri beni derinden etkilemişti. Ayrıca Attâr'ın Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'i methetmesiyle başlayan, bir sürü kuşun bir araya geldiklerinde en bilge gördükleri Hüdhüd kuşunun rehberliğinde yola çıkmaya hazırlanmaları, hayallerine ve hedeflerine giden bu yolculukta karşılaşacakları zorluklarla beraber kolaylıkların ve güzelliklerin de önlerine serileceğini anlatan Hüdhüd kuşunun çabası bu eserin ortaya çıkmasında en büyük etkendir.
Klasik eserlerin günümüze bakan yönünü ve o dönemdeki hayata bakış tarzı ile günümüz insanının hayata bakışını eşleştirdiğimde gördüm ki asırlar değişse de insan hep aynı insan; hırsları, zevkleri, öfkeleri, vazgeçemedikleri ve sürekli bir arayış içerisinde olmaları diyebilirim. Madem ki her asırda insanın mantıksal, duygusal ve psikolojik durumu değişmiyor, öyle ise tıpkı eserdeki kuşların serzenişlerine, şikâyetlerine, yorgunluklarına hep bir bahane bulup yola devam etmek istememeleri, günümüz insanında da aynı şikâyet ve bahanelerle dünyevi ve imanî meselelerden kendilerini uzak tutmaya gayret göstermeleri olarak özetleyebilirim. Feridüddin Attâr zannımca asırlar ve insanlar arasındaki bu benzerlik karşısında hayrete düşer ve bu eşleştirmeyi de yerinde bulurdu sanırım.
Kitabın başlangıcında yüz binlerce kuş yola çıkıyor; fakat yol ilerledikçe mazeretler başlıyor. Bülbül gülünü, Tavus cenneti, Doğan ise padişaha yakınlığını bırakamıyor. İnsanı hakikatten uzaklaştıran şey çoğu zaman kötü alışkanlıklar mıdır, yoksa vazgeçemediği "güzel şeyler" midir? Neler söyleyeceğinizi merak ediyorum.
Kur'an-ı Kerim'de; "İnsanı biz yarattık ve elbette içinden geçenleri biliriz; sağında ve solunda oturmuş iki melek kaydederken, biz ona şah damarından daha yakınız." buyuruluyor. (Kaf 16) Bu ayeti kerimeye baktığımızda, insanın Cenab-ı Hakk'a hem çok uzak hem çok yakın olduğunu, Rabbimizi bulabilmek için çıkılan bu yolculuğun, Allah'ı bulma yollarını ve mücadelesini hatırlattığını görüyoruz.
Sembolik olarak anlatılan kuşlardan, Bülbül'ün gülünden vazgeçememesi, kendimize baktığımızda da "Biz nelerden vazgeçemiyoruz?" sorusunu; tavus kuşunun cenneti bırakamaması da "İyi-kötü alışkanlıklarımızı istediğimiz zaman bırakabilecek güce sahip miyiz?" sorusunu; doğan kuşunun ayağı bağlı, gözü kapalı uçmaya gücü olmadığını "Bari bulunduğum yerde kalayım!" diyerek ayrılmak istemediğini ifade ederken "Acaba insanın da ayağındaki prangaları neler?" sorusunu ve "Ruhumuzun dünyaya açılan pencereleri olan gözlerimizle hakikati görebilecek kadar basiret sahibi miyiz?" diye sormadan edemiyorum.
Sonuç olarak iyi veya kötü alışkanlıklar, eli, ayağı, dili ve dudağı bağlıyorsa o zaman her şeyin bir sonu olduğu bilincine vakıf olmak gerektiğini düşünüyorum.
Talep Vadisi'nde çok sert bir cümle kuruyorsunuz: "Her kim ki bu yolda bir şeye bağlanır kalırsa o bağlandığı onun putu olur." Günümüze baktığınızda insanın en büyük "putları" sizce nelerdir: para mı, makam mı, siyasi aidiyet mi, sosyal medya görünürlüğü mü, güzellik mi, kariyer mi…?
Talep Vadisi'ndeki bu söylemim, insanın zararlı mı faydalı mı diye düşünmeden her şeyi talep etmesinden kaynaklıdır. Aslında burada insanın elindekilerin kıymetini bilmemesinden kaynaklı mantığına mağlup olmasıdır.
Bana göre günümüz dünyasının putları; telefon, bilgisayar, sosyal medya, para, makam, mevki, kariyer, güzellik olarak hepsini sayabiliriz. Bu doğrultuda kişiye sorulsa "Ben hiçbir şeye bağımlı değilim ki?" der ama elindekileri bırakıp söz konusu Rabbe yönelme veya dünyevi meselelerinde bin bir türlü mazeretlere sığınır ve savunmaya geçer. Çok güzel bir söz var: "İnsan evladı bir fabrika olsaydı, üreteceği tek şey mazeret olurdu!" diye. Okulda öğrencilerime de sürekli tekrarladığım bir cümleydi.
Bize Cenab-ı Hakk'tan verilen nimetler ise o kadar fazla ki bunları görmeye "göz", idrak etmeye "akıl", hissetmeye "gönül" gerek! Rahman suresinde de "Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?" buyruluyor.
Kitabınızda nefsin yok edilmesi gereken değil, terbiye edilmesi gereken bir güç olduğunu özellikle vurguluyor ve onu yetiştirilmeye muhtaç bir çocuğa benzetiyorsunuz. Bu oldukça önemli bir ayrım. Modern psikolojinin "kendini kabul et" söylemiyle tasavvufun "nefsini terbiye et" öğretisi sizce nerede buluşuyor, nerede birbirinden kesin biçimde ayrılıyor?
Evet, tasavvufta "nefsi terbiye etmek" diye ifade edilen yani bir bebeğin bakımına nasıl özen gösteriliyorsa "nefs" terbiyesine de bir o kadar önem vermemiz gerektiği ifade edilir.
İmam-ı Gazâlî diyor ki; "Akıl ve felsefenin, hakikati bulmada tek başına yetersiz olduğunu, kesin bilgi ve huzura ancak kalbi arındırarak ulaşılabileceğini" savunur. Kötü arzulara ve nefse uyulması durumunda, akıl ve iradenin kaybedileceğini, nefse hâkim olunursa da nefsi sizin yöneteceğiniz konusunda örnekler verir. Yine İmam-ı Gazâlî'ye göre "Nefs bir binek hayvanı gibidir, sürücü akıldır; akıl nefsine yenilirse isteklerinin tutsağı olur" der.
Modern psikolojide ise "kendini kabul et" derken varlığını, benliğini, arzularını, isteklerini her şeyin önünde tut der. Tasavvufta ise benliğini yani enaniyetini besleme – "Şeytanın, ben deme ki ben gibi olmayasın" sözünü hatırlamak gerekir. Varlığın ruhlar âleminden dünyaya gelişini Necip Fazıl çok güzel ifade eder: "Ruhlar âleminden geldik pazara / Bir kefen aldık döndük mezara" derken arzu ve istekleri dizginlemede nefsin terbiyesinin önemi ortaya çıkmış oluyor.
Aşk Vadisi'nde dijital dünyanın beynimizi "suretlerle" doldurduğunu ve bu nedenle "hakikate yer kalmadığını" söylüyorsunuz. Bugün insan birkaç saniyelik videolar içinde sürekli başka hayatlara bakıyor, kendisini başkalarıyla karşılaştırıyor. Sosyal medya sizce çağımızın yeni Nefs-i Emmâre alanlarından biri mi? Bir insan ekrana saatlerce bakarken farkında olmadan kendi "siretinden" uzaklaşıyor olabilir mi?
Dünyada siretler suretlere tabidir. Ahirette ise suretler siretlere tabidir. Dünyanın cazibedar güzellikleri siretten çok surete yöneliktir. Görsel hafıza ne gördüğü ile ilgilenir. Dijital dünya hele bir de ekran karşısında başkasına ait yaşantıları, yedikleri, içtikleri, giydikleri ile zamanının çoğunu ekran karşısında geçiren insanların, görsel hafıza merkezlerinde kendi görüntülerine bile yer kalmamasından kaynaklı, ekranda gördükleri gibi giyinmek, yemek, tatil yapmak gibi gördükleri hayatlara özeniyorlar. Kendilerine ait bir tarz, duruş, giyiniş ve yaşantı yaşayamadan başkalarının hayatlarını kopyalıyorlar. Böylelikle görünüşleri ile sürekli ortada olmak isteyenlerin iç dünyaları da atıl kalmış oluyor.
Evet, sosyal medya çağımızın Nefs-i Emmâre alanlarından diyebiliriz. Haz ve hız dünyasında, yetişmeye çalışan milyonlarca insanı bir tıkla peşinden sürükleyen bir mecra! Nacizane bu benim düşüncem.
Kitabın sonuna doğru "Aradığımızı dışarıda değil, içimizde, kendimizde, özümüzde aramalı" diyorsunuz. Fakat burada zor bir soru ortaya çıkıyor: İnsan hakikati kendi içinde ararken kendi arzusunu, korkusunu veya kuruntusunu "hakikat" sanmaktan nasıl korunacak?
Mevlânâ der ki: "Neyi arıyorsan o'sun sen." İnsan, aradığını kendinde ve özünde ararken, aslında uzakta değil çekirdeğin içindeki "öz"ü arar. Ne zaman ki vakit dolar, filizlenme zamanı gelir işte o zaman insan onu hisseder.
Eğer kişinin arzularından da oluşan bir arayış ise Rabbinin rızası doğrultusunda; korkularından kaynaklı bir çıkış yolu arıyorsa sığınılacak yegâne varlığın "Var ve Bir" olan Rabbi olduğunu; kuruntularından ve vesveselerinden kurtulma yollarını arıyorsa içini ve özünü arındıracak olanın – "Kalpler ancak Allah'ı anmak ile mutmain olur." diye buyuran Kur'an-ı Kerim – Rabbimizin dergâhına başvurursa bütün vehimlerinden böylelikle kurtulmuş olur.
Zaten günümüz insanına sorulsa "Nelerden mutlu olur ve zevk alırsın?" diye hiçbir şeyden zevk almadığından bahseder. Çünkü her şeyi öyle hızlı tüketiyoruz ki, tükettiğimiz şeylere anlam yüklemeye vakit kalmıyor. Anlam arayışında da "Kendini bilen Rabbini bulur." diyerek nefsin mertebelerinde ve vadilere doğru kanat çırparken, bir kanadımız dünya için, bir kanadımız da ahiret için çırpınmalı ki "Hakikat"i bulabilelim.
Yazarların birbirinden ilham aldığı söylenir. Şunu merak ediyorum: İlham aldığınız yerli veya yabancı yazarlar var mıdır? Varsa, onların hangi yönleri sizi etkiledi?
Elbette etkilendiğim yerli ve yabancı yazarlar var. Öncelikle Feridüddin Attâr'ı bilmeden, İmam-ı Gazâlî'yi okumadan, Mevlânâ'nın eserlerinde gezinmeden, Yunus Emre, Hacı Bayram-ı Velî, Hacı Bektaş-ı Velî gibi tasavvuf ehillerinden – burada insanı da bir testiye benzetirsek – manevi anlamda feyz almadan testi dolmuyor.
Son yıllarda okuduğum psikoterapist Prof. Dr. Mustafa Merter'in kitaplarında insan psikolojisi ve manevi gelişim süreçlerini ele alması, Amerikalı yazar psikolog Prof. Dr. Robert Frager'ın yazmış olduğu kitabında Müslüman olduktan sonra sûfîliğe yönelip nefs mertebeleri ile ilgili yazıları ve bakış açısı ve İslam dinine yaklaşımı elbette ki beni etkiledi. Özellikle sonradan iman-İslam ile tanışan kişilerin bakış açıları beni her zaman derinden etkilemiştir.
Ve en önemlisi Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in hayatını kendime rehber edindim. Çünkü âlemlere rahmet bir peygamberimiz var ve biz onun ümmeti olma şerefine nail olmuşuz. Öyleyse Rabbimize iyi bir kul, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'e ümmet olmayı Cenab-ı Hakk cümlemize nasip eylesin. Âmin.
Yedi Vadi Yedi Mertebe, insanın dışarıda aradığı hakikatin izini kendi içinde sürmeye çağıran derinlikli bir yolculuk. Bizi Talep'ten Aşk'a, Marifet'ten Hayret'e uzanan bu manevi yolculuğa ortak ettiğiniz için teşekkür ediyor; kitabınızın okurlarda yeni sorulara, iç muhasebelere ve gönül yolculuklarına vesile olmasını diliyoruz. Okurlarınız bol olsun.
Teşekkür eder, iyi çalışmalar dilerim.
Yorum bırakın
Toplam Yorum Sayısı 0
Henüz yorum eklenmemiş
Kategoriler
En Çok Okunan Yazılar
2
İşleminiz Sürüyor, Lütfen Bekleyiniz


