Mahmut Tekeş: "Bilim, gizemi ortadan kaldırmaz; gizemin sınırlarını genişletir." - Kalan Basım Yayım Dağıtım (Kalan Yayınları)
Mahmut Tekeş: "Bilim, gizemi ortadan kaldırmaz; gizemin sınırlarını genişletir."
18 Ağustos 2026
Mahmut Tekeş: "Bilim, gizemi ortadan kaldırmaz; gizemin sınırlarını genişletir."
OKUNMA : 86

Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey

Uzman Astronom Mahmut Tekeş'in Çatıdaki Astronom ile Gökyüzü Maceraları: Ay Tutulması adlı eseri, köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları tarafından çocukları gökyüzünün büyüleyici dünyasıyla buluşturmak amacıyla yayımlanan, bilimi merak ve hayal gücüyle birleştiren renkli bir astronomi kitabıdır. Serinin ilk kitabı Ay'ın Evreleri ile başlayan gökyüzü yolculuğu, Ay Tutulması'nda Dünya'nın gölgesinin Ay üzerine düşmesi, Güneş-Dünya-Ay hizalanması, tutulma türleri ve atmosfer nedeniyle Ay'ın kızıl renge bürünmesi gibi astronomik olgular üzerinden devam eder; yazar bilimsel bilgiyi "Ay kaybolmaz, sadece Dünya'nın gölgesine girer" gibi çocuk zihninde karşılık bulan yalın ifadelerle anlatır.

Kitabın yalnızca bilgi aktarmakla yetinmeyip boyama etkinliklerine, gözleme ve video anlatımına da yer vermesi, eseri çocukların pasif biçimde okuyacağı bir kitaptan çıkararak katılımcı bir bilim deneyimine dönüştürür. Tekeş'in astronom kimliğini çocuk edebiyatının anlatım imkânlarıyla birleştirdiği seride Güneş Tutulması, Gökyüzündeki Işıklar – Yıldızlar, Kuyruklu Yıldızlar ve Meteorlar, Takımyıldızları, Güneş Sistemi ve Gezegenler, Samanyolu Galaksisi, Uzayda Yaşam ve Teleskop ile Gözlem gibi başlıkların da bulunması, projenin tek kitaplık bir çalışmadan ziyade çocuklarda sistematik bir gökyüzü ve bilim kültürü oluşturmayı amaçlayan bir astronomi dizisi olarak tasarlandığını gösteriyor.


Merhaba Mahmut Bey. Yeni kitabınız hayırlı olsun. Ben, sizi önceki kitabınızdan tanıyan birisiyim ama bu söyleşi vesilesiyle sizi ilk kez tanıyacak olanlar muhakkak vardır. Onlar için kısaca sizi tanıtarak başlamak istiyorum. Mahmut Tekeş kimdir?

Merhaba Aslı Hanım, ben yani Mahmut Tekeş. Astronomi ve Uzay Bilimleri mezunuyum. Uzun yıllardır astronomi alanında eğitimler, gözlem etkinlikleri ve bilimsel farkındalık çalışmaları yürütüyorum. Çocuklarla ve yetişkinlerle bir araya gelerek astronomiyi yalnızca anlatmaya değil, mümkün olduğunca deneyimletmeye çalışıyorum.

Benim için astronomi, sadece yıldızları, gezegenleri veya gökyüzündeki olayları öğrenmekten ibaret değil. Asıl önemli olan, insanlarda merak duygusunu canlı tutabilmek. Çünkü bir çocuğun gökyüzüne bakıp "Bu neden oluyor?" diye sorması, bence bilimin başladığı en güzel noktalardan biri.

"Çatıdaki Astronom" olarak yaptığım çalışmaların ve yazdığım kitapların temelinde de bu düşünce var. Çocukların gökyüzünü daha yakından tanımalarını, soru sormalarını ve mümkün olduğunca kendi gözlemleriyle keşfetmelerini istiyorum. İlk kitabımızda Ay'ın evrelerini konuştuk; şimdi ise Ay tutulması üzerinden bu merakı biraz daha ileriye taşımaya çalışıyoruz.


Mahmut Bey, seriye ilk olarak Ay'ın Evreleri ile başlayıp ardından Ay Tutulması'na geçtiniz. Serinin sonraki kitaplarında ise Güneş tutulmasından Samanyolu'na, meteorlardan uzayda yaşama kadar giderek genişleyen bir evren kuruyorsunuz. Evren genişledikçe sizde bazı şeyler eksiliyor mu diye merak ediyorum. Daha açık bir dille ifade etmek gerekirse, siz mesleğiniz gereği gökyüzüne baktığınızda ışığın dalga boyunu, yörüngeleri, uzaklıkları ve fizik yasalarını görüyorsunuz; bir çocuk ise aynı gökyüzünde masallar, korkular ve hayaller görüyor. Astronom Mahmut Tekeş ile çocukluğunda gökyüzüne bakan Mahmut arasında hâlâ bir bağ var mı; mesleğiniz gökyüzünün büyüsünü artırdı mı, yoksa bazı gizemleri elinizden mi aldı?

Aslında benim için tam tersine, gökyüzünün büyüsünü artırdı. Çocukken gökyüzüne baktığımda birçok şeyi bilmiyordum ve bu bilmemek bana büyük bir merak duygusu veriyordu. Yıllar içinde astronomi eğitimi aldıkça, gökyüzünde gördüğüm şeylerin arkasındaki fiziksel süreçleri, hareketleri ve ölçekleri öğrenmeye başladım. Ama ilginç olan şu ki, öğrendikçe gizem ortadan kalkmadı; aksine evrenin ne kadar büyük ve ne kadar şaşırtıcı olduğunu daha iyi anlamaya başladım.

Bugün gökyüzüne baktığımda elbette bir astronom olarak bazı şeyleri farklı görüyorum. Bir yıldızın yalnızca bir ışık noktası olmadığını, o ışığın bize ulaşmasının bile başlı başına bir zaman yolculuğu olduğunu biliyorum. Ay'a baktığımda onun yalnızca gökyüzünde duran güzel bir cisim olmadığını, Dünya ile birlikte sürekli hareket eden büyük bir sistemin parçası olduğunu düşünüyorum. Bir tutulmaya baktığımda ise yalnızca güzel bir gökyüzü olayını değil, uzayda gerçekleşen çok büyük bir geometrik düzeni görüyorum. Ama bütün bunların yanında, çocukken hissettiğim o ilk hayranlık duygusunun hâlâ orada olduğunu düşünüyorum. Hatta belki artık o duyguya eşlik eden başka bir şey daha var: Hayranlığın yanında ne kadar az şey bildiğimizi fark etmek.

Bence bilim, gizemi ortadan kaldırmaz; gizemin sınırlarını genişletir. Bir sorunun cevabını bulduğunuzda çoğu zaman karşınıza birkaç yeni soru daha çıkar. Bu nedenle Astronom Mahmut Tekeş ile çocukken gökyüzüne bakan Mahmut arasında hâlâ güçlü bir bağ var. Çocukken "Bu nedir?" diye soruyordum, bugün ise belki "Bunun arkasında ne var?" diye soruyorum. Değişen şey merakın kendisi değil, soruların derinliği.

Belki de bu yüzden çocuklara astronomiyi anlatırken onların gökyüzüne bakışını değiştirmekten çok, kendi meraklarını kaybetmemelerini sağlamaya çalışıyorum. Çünkü bir çocuğun gökyüzüne baktığında yalnızca bir Ay ya da birkaç yıldız değil, cevaplanmayı bekleyen sonsuz sayıda soru görebilmesi bence çok değerli.


Tutulma sırasında Ay'ın kızıl görünmesini Dünya atmosferinden süzülen Güneş ışığı üzerinden açıklıyorsunuz. İnsanlık ise yüzyıllar boyunca "kanlı Ay" gibi görüntülere korku, felaket ve uğursuzluk anlamları yükledi. Ay'ın kendi ışığını ürettiği söylendi. Bir astronom olarak size şunu sormak isterim: Gökyüzü hakkında doğru sandığımız başka ne gibi yanlışlar var? Siz hangisiyle en sık karşılaşıyorsunuz?

Gökyüzüyle ilgili yanlış bildiğimiz şeylerin sayısı aslında oldukça fazla. Bunların bir kısmı yüzyıllardır anlatılan inanışlardan, bir kısmı da günlük hayatta gökyüzüne yeterince dikkatli bakmamamızdan kaynaklanıyor.

En sık karşılaştığım yanlışlardan biri, Ay'ın kendi ışığını ürettiğinin düşünülmesi. Oysa Ay bir yıldız değil; Güneş'ten aldığı ışığı yansıtarak parlak görünür. Ay tutulmasında Dünya'nın gölgesinin Ay üzerine düşmesi ve Ay'a ulaşan Güneş ışığının Dünya atmosferinden geçerek kırmızı tonlarda Ay'a ulaşması da aslında bu durumu çok güzel gösteriyor.

Burada "Kanlı Ay" ifadesine de özellikle değinmek isterim. Tarih boyunca insanlar Ay tutulmasını anlamlandıramadıkları dönemlerde ona korku, felaket ve uğursuzluk gibi anlamlar yüklemişler. Ay'ın tutulma sırasında kızıl görünmesi de bu nedenle "kanlı Ay" gibi bir ifadeyle adlandırılmış. Ancak bana göre Ay tutulması gibi muazzam ve hayranlık uyandıran bir doğa olayını "kanlı" gibi çağrışımı güzel olmayan, hatta biraz çirkin diyebileceğimiz bir kelimeyle yan yana getirmek çok da güzel bir benzetme değil.

Elbette bu ifade tarihsel ve kültürel açıdan yerleşmiş bir kullanım. Fakat bugün artık bu olayın neden gerçekleştiğini biliyoruz. Ortada korkulacak, uğursuzluk getirecek ya da kötü bir şeyin habercisi olacak bir durum yok. Tam tersine, Dünya, Ay ve Güneş'in uzaydaki hareketlerinin oluşturduğu son derece etkileyici bir gökyüzü olayıyla karşı karşıyayız. Ben çocuklara anlatırken de korku üzerinden değil, hayranlık ve merak üzerinden yaklaşmayı tercih ediyorum.

Bunun dışında çocuklarla yaptığım etkinliklerde "Yıldızlar sadece geceleri vardır" ya da "Kayan yıldızlar gerçekten yıldızdır" gibi düşüncelerle de sık karşılaşıyorum. Oysa yıldızlar gündüz de gökyüzündedir; Güneş'in güçlü ışığı nedeniyle onları göremeyiz. "Kayan yıldız" dediğimiz şey ise atmosfere giren küçük bir gök taşının oluşturduğu ışık izidir. Bir başka yaygın düşünce de Ay'ın Dünya'nın etrafında dönerken bazen Dünya'nın gölgesine girdiği için her ay tutulma yaşandığı. Aslında Ay'ın yörüngesi Dünya'nın Güneş etrafındaki yörüngesine göre eğimli olduğu için her dolunayda tutulma gerçekleşmez.

Bence burada önemli olan, yanlışları sadece düzeltmek değil. İnsanların neden böyle düşündüğünü anlamak ve doğru bilgiyi merak duygusunu kaybettirmeden anlatmak. Çünkü bazen yanlış bir bilgi bile güzel bir sorunun başlangıcı olabilir.

Ben özellikle çocuklarla çalışırken şunu görüyorum: Çocuklar yanlış cevap vermekten çekinmediklerinde çok daha güzel sorular soruyorlar. Bu nedenle "Bunu yanlış biliyorsun" demekten çok, "Acaba gerçekten öyle mi, birlikte bakalım" demeyi tercih ediyorum. Çünkü bilim biraz da bildiğimizden şüphe edip yeniden bakma cesaretidir.


Buradan daha tartışmalı bir noktaya gelelim: Türkiye'de tutulma, kuyruklu yıldız veya meteor gibi astronomik olayların ardından sosyal medyada hâlâ bilimsel olmayan yorumlar görülebiliyor. Sizce 21. yüzyılda insanlığın uzaya araç gönderebildiği bir çağda gökyüzü olaylarının hâlâ kehanetlerle açıklanmasını nasıl yorumlamak gerekir?

Bence bunun tek bir nedeni yok. İnsanlık tarih boyunca gökyüzüne bakarak olup biteni anlamlandırmaya çalışmış. Çünkü gökyüzü çok büyük, çok uzak ve uzun süre insanlar için büyük ölçüde bilinmezdi. Bir tutulmanın neden gerçekleştiğini, bir kuyruklu yıldızın neden ortaya çıktığını ya da gökyüzünde aniden beliren parlak bir cismin ne olduğunu bilmeyen insanlar, doğal olarak bunlara kendi dünyalarındaki anlamları yüklemişler.

Bugün ise durum çok farklı. Artık Ay'a ve diğer gezegenlere araç gönderebiliyor, uzak galaksilerden gelen ışığı inceleyebiliyor, tutulmaların ne zaman ve nerede gerçekleşeceğini önceden hesaplayabiliyoruz. Yani bir zamanlar insanları korkutan ya da şaşırtan birçok gökyüzü olayının nasıl gerçekleştiğini bilimsel olarak biliyoruz.

Buna rağmen kehanetlerin hâlâ var olmasını tamamen şaşırtıcı bulmuyorum. Çünkü insanın belirsizlik karşısında bir anlam arama ihtiyacı devam ediyor. Özellikle sosyal medyada ise bu durum daha farklı bir boyuta taşınıyor. Korku ve sansasyon içeren bir başlık, çoğu zaman sakin ve bilimsel bir açıklamadan daha fazla dikkat çekebiliyor. "Bu tutulma felaket getirecek" demek, "Bu tutulma Dünya, Ay ve Güneş'in belirli bir geometrik hizalanması sonucunda gerçekleşiyor" demekten çok daha çarpıcı bulunabiliyor.

Burada bence asıl sorumluluk bilim iletişimcilerine ve eğitimcilere düşüyor. İnsanlara sadece "Bunlar yanlış" demek yeterli değil. O olayın neden gerçekleştiğini, aslında ne kadar etkileyici olduğunu ve gökyüzünde neler olduğunu anlaşılır bir dille anlatmamız gerekiyor. Çünkü bir Ay tutulmasının gerçek hikâyesi, bir kehanetten çok daha büyüleyici. Milyonlarca kilometrelik uzayda Dünya'nın gölgesinin Ay'ın üzerine düşmesini izliyoruz. Az önce bahsettiğim o kızıl rengin arkasındaki fizik bile başlı başına bir şiir. Bunu bilmek bence olayın büyüsünü azaltmıyor; tam tersine artırıyor.

Ben çocuklara astronomiyi anlatırken özellikle bunu vermeye çalışıyorum: Gökyüzünden korkmak yerine onu anlamaya çalışmak. Çünkü bilmediğimiz şeyleri korkularla doldurmak yerine sorularla doldurursak, kehanetlerin yerini merak alır. Bilimin yaptığı en güzel şeylerden biri de bence tam olarak budur.


Kitabın boyama bölümlerinde çocuk yalnızca hazır bilgiyi almıyor; gökyüzünü kendi renkleriyle yeniden kuruyor. Hatta metinde açıkça "Gece gökyüzünü, hayal gücünün renkleriyle birlikte canlandıralım" diyorsunuz. Bu noktada 2 sorum olacak: 1) Bilimde, hayal gücü neden bu kadar önemli? 2) Günümüz çocuklarının yeterince hayal kuramadıkları fikrine katılır mısınız?

  1. Bence hayal gücü, bilimin en önemli başlangıç noktalarından biri. Bilim elbette yalnızca hayal etmekten ibaret değil; gözlem, ölçüm, deney ve kanıt gerekiyor. Ancak bilim insanının önce "Acaba böyle olabilir mi?" diye sorabilmesi gerekiyor. Bunu yapabilmek için de hayal gücüne ihtiyaç var.

Bugün bildiğimiz birçok bilimsel gelişmenin arkasında, bir zamanlar insanların hayal olarak gördüğü fikirler vardı. Gökyüzüne baktığınızda henüz gidilmemiş bir yere gitmeyi düşünmek, başka dünyalarda neler olabileceğini sorgulamak ya da evrenin nasıl oluştuğunu hayal etmek, bilimsel merakın ilk adımlarından biri. Çocuklarda da bunu özellikle desteklememiz gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bugün "Uzayda yaşam var mı?" diye soran bir çocuk, yarının bilim insanı olduğunda bu sorunun cevabını araştırabilir.

Kitaptaki boyama bölümlerini hazırlarken de bunu düşündüm. Çocuğa "Gece gökyüzü işte böyle görünür" deyip hazır bir görüntü vermek yerine, "Gece gökyüzünü hayal gücünün renkleriyle birlikte canlandıralım" demek istedim. Çünkü burada amaç yalnızca boyama yaptırmak değil; çocuğun gökyüzüyle kendi hayal dünyası arasında bir bağ kurmasını sağlamak.

  1. Günümüz çocuklarının yeterince hayal kuramadığı düşüncesine ise biraz temkinli yaklaşıyorum. Çocukların hayal gücünün kaybolduğunu düşünmüyorum. Çocuk hâlâ hayal kuruyor; fakat hayal kurduğu ortam ve araçlar değişti. Eskiden boş bir kâğıt, bir kutu, birkaç taş ya da gece gökyüzü çocuğun hayal dünyasını besleyebilirken bugün ekranlar çok daha büyük ve hazır dünyalar sunuyor. Hazır görüntüler ve hazır hikâyeler arttıkça çocuğun kendi zihninde bir dünya kurması için bıraktığımız alanın azaldığını düşünüyorum.

Bu nedenle mesele çocuklara "Hayal kur" demekten çok, onlara hayal kurabilecekleri boşluklar bırakabilmek. Bazen bir teleskopla gökyüzüne bakmak, bazen bir kitabın boyama sayfasını kendi istediği gibi tamamlamak, bazen de sadece "Sence Ay'ın üzerinde olsaydık ne görürdük?" diye sormak bile yeterli olabilir. Ben bilimin çocukların hayal gücünü sınırlaması gerektiğine değil, tam tersine onu gerçekle buluşturması gerektiğine inanıyorum. Hayal gücü bize soruyu sordurur; bilim ise o sorunun peşinden gitmemizi sağlar. Bence ikisi bir araya geldiğinde çocuk için çok güçlü bir öğrenme alanı ortaya çıkıyor.


Kent yaşamından baktığımızda astronomi açısından ışık kirliliği önemli bir mesele gibi görünüyor. Özellikle büyük şehirlerde yaşayan pek çok çocuk Samanyolu'nu çıplak gözle hiç görmeden büyüyor. Bir astronom olarak şunu size sormak istiyorum: Bir çocuğun yıldızlı gökyüzünü görememesi yalnızca astronomik bir kayıp mıdır, yoksa hayal gücü ve doğayla kurduğu bağ açısından kültürel bir yoksullaşma mıdır?

Bence bu yalnızca astronomik bir kayıp değil. Bir çocuğun Samanyolu'nu hiç görmeden büyümesi, elbette öncelikle gökyüzünün önemli bir bölümünü hiç tanımadan büyümesi anlamına geliyor. Fakat bunun etkisinin astronomiyle sınırlı olmadığını düşünüyorum. Çünkü yıldızlı bir gökyüzü, çocuğa aslında çok basit ama çok önemli bir şey söyler: "Senin yaşadığın dünyanın dışında da çok büyük bir evren var." Bir çocuk karanlık bir gecede gökyüzüne baktığında binlerce yıldızı, Samanyolu'nun silik ışığını gördüğünde ister istemez sorular sormaya başlıyor. "Bunlar ne kadar uzakta?", "Orada başka dünyalar var mı?", "Evren ne kadar büyük?" gibi sorular ortaya çıkıyor. Bu soruların hepsi doğrudan astronomi sorusu gibi görünse de aslında çocuğun dünyaya bakışını genişletiyor.

Işık kirliliği bu deneyimi elimizden aldığında, sadece bazı yıldızları görememiş olmuyoruz. Çocukların doğayla ve gökyüzüyle doğrudan temas kurabilecekleri önemli bir alanı da kaybediyoruz. Bu yüzden ben bunu bir anlamda kültürel bir kayıp olarak da görüyorum. Çünkü insanlık binlerce yıl boyunca gökyüzüne bakarak hikâyeler anlattı, takımyıldızlarını oluşturdu, mevsimleri takip etti, zamanı anlamlandırdı. Gökyüzü, insan kültürünün çok önemli bir parçasıydı.

Ama burada umutsuz olmak gerektiğini düşünmüyorum. Bir çocuğu yıldızlı bir gökyüzüyle buluşturmak için onu mutlaka çok uzaklara götürmemiz gerekmiyor. Şehirden biraz uzaklaşmak, bir gözlem etkinliğine katılmak ya da uygun bir yerde bir gece gökyüzünü izlemek bile onun için unutulmaz bir deneyim olabilir.

Ben gözlem etkinliklerinde çocukların ilk kez gerçekten karanlık bir gökyüzüyle karşılaştıkları anlara çok kez şahit oldum. Bazen hiçbir şey anlatmadan sadece gökyüzünü izliyorlar. Sonra bir süre geçiyor ve sorular gelmeye başlıyor. Bence asıl değerli olan da o an. Çünkü bir çocuğa Samanyolu'nu göstermek, ona yalnızca bir astronomi bilgisi vermek değildir. Ona merak edebileceği, hayal kurabileceği ve kendisinden çok daha büyük bir dünyanın varlığını hissedebileceği bir pencere açmaktır.

Bu nedenle ışık kirliliğiyle mücadeleyi yalnızca astronomların teleskopları daha iyi kullanabilmesi için yapılan bir çalışma olarak görmemek gerekiyor. Gelecek nesillerin gökyüzünü görebilmesi, doğayla bağ kurabilmesi ve o büyük merak duygusunu koruyabilmesi açısından da önemli olduğunu düşünüyorum.


Türkiye'nin astronomi tarihinde Ali Kuşçu'dan Uluğ Bey geleneğine kadar güçlü bir bilim mirası var; buna karşılık günümüzde çocukların "astronom" denildiğinde zihinlerinde belirgin bir meslek imgesi oluştuğunu söylemek zor. Sizce Türkiye astronomiyi çocuklara yeterince anlatabiliyor mu?

Bence Türkiye'de astronomiyi çocuklara anlatma konusunda önemli çalışmalar yapılıyor ama henüz yeterli olduğunu söylemek zor. TÜBİTAK, bilim merkezleri, gözlemevleri, üniversiteler ve farklı bilim toplum projeleri aracılığıyla çocukları astronomiyle buluşturan çok değerli çalışmalar var. Ancak bunların daha geniş kitlelere ve daha düzenli şekilde ulaşması gerektiğini düşünüyorum.

Aslında bizim çok güçlü bir bilim mirasımız da var. Uluğ Bey'in Semerkant'ta kurduğu rasathane ve burada yapılan çalışmalar, Ali Kuşçu'nun bu rasathanede yetişmesi ve daha sonra İstanbul'a gelerek astronomi ve matematik alanında eğitim vermesi bunun önemli örnekleri. Fakat çocuklara "Ali Kuşçu önemli bir astronomdu" demekle, bir çocuğun gözünde "Astronom nasıl bir insandır, ne iş yapar, nerede çalışır, nasıl astronom olunur?" sorularına cevap vermek arasında fark var.

Ben burada biraz daha fazla gerçek hayat hikâyesine ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Çocukların astronomu sadece eski kitaplarda adı geçen bir bilim insanı olarak değil, bugün de yaşayan, gözlem yapan, teleskop kullanan, veri inceleyen, araştırma yapan ve insanlara bilim anlatan bir meslek insanı olarak görmeleri gerekiyor. Çünkü bir çocuğa "Büyüyünce ne olmak istiyorsun?" diye sorduğunuzda öğretmen, doktor, mühendis, polis gibi meslekler çok daha görünür. Astronom ise çoğu çocuğun zihninde belirgin bir meslek olarak yer almıyor. Oysa astronomi; matematikten fiziğe, bilgisayar bilimlerinden uzay teknolojilerine kadar pek çok alanla bağlantılı ve çok geniş bir çalışma alanına sahip.

Ben çocuklarla yaptığım etkinliklerde bunu özellikle gözlemliyorum. Bir teleskop kurduğunuzda, Ay'ı veya Satürn'ü gösterdiğinizde çocukların gözündeki o değişimi görebiliyorsunuz. Bazen etkinliğin sonunda "Ben de astronom olabilir miyim?" diye soruyorlar. İşte bence asıl mesele burada başlıyor. Çocuklara sadece astronomiyi anlatmak değil, astronom olma ihtimalini de göstermek gerekiyor.

Türkiye'nin astronomi konusunda güçlü bir geçmişi var. Bence şimdi yapmamız gereken, bu mirası sadece geçmişte kalmış isimlerle anlatmak değil; bugünün çocuklarına "Sen de bu hikâyenin devamında yer alabilirsin" diyebilmek. Çünkü bilim tarihi yalnızca geçmişte yaşamış insanların hikâyesi değildir. Bir çocuğun bugün gökyüzüne bakıp sorduğu soru, yarının bilimsel çalışmasının başlangıcı olabilir.


"Çatıdaki Astronom" karakterinin sürekli teleskopla gökyüzüne bakması, kitabın önemli görsel motiflerinden birini oluşturuyor ve itiraf edeyim, bu benim çok hoşuma gidiyor. Fakat bugün çocukların önemli bir bölümü başını gökyüzüne kaldırmaktan çok telefon ve tablet ekranlarına eğiyor. Çocuklardan sık sık "Ben büyüyünce doktor, öğretmen, yazılımcı olacağım" sözlerini duyuyoruz; buna karşılık "Ben büyüyünce astronom olacağım" diyen bir çocuğa çok daha az rastlıyoruz. Bunun nedenini yalnızca telefon ve tablet kullanımına bağlamak ise bana eksik bir değerlendirme gibi geliyor. Sizce çocukların astronomiyi bir meslek ve gelecek hayali olarak yeterince tanımamasının asıl nedenleri nelerdir?

Ben de bunun yalnızca telefon ve tabletlerle açıklanamayacağını düşünüyorum. Teknolojinin çocukların dikkatini ve günlük yaşamını değiştirdiği doğru ama bence asıl mesele, astronominin çocukların hayatında yeterince görünür bir meslek olmaması.

Bir çocuk doktoru çok rahat tanıyabiliyor. Çünkü doktora gidiyor, doktoru hastanede görüyor, ailesinden birinin doktor olduğunu biliyor. Öğretmeni her gün karşısında. Yazılımcıyı, mühendisi, polisi, itfaiyeciyi de günlük hayatın içerisinde bir şekilde görebiliyor. Peki astronomu nerede görüyor? Çoğu çocuk için astronom, kitaplarda veya belgesellerde karşılaştığı bir isimden ibaret kalabiliyor. Üstelik astronominin nasıl bir meslek olduğunu da çoğu zaman bilmiyor. "Astronom ne yapar?" diye sorduğunuzda çocukların önemli bir kısmının zihninde yalnızca teleskopla yıldızlara bakan bir insan canlanıyor. Oysa astronomi bundan çok daha geniş bir alan. Gözlem yapmak, veri analiz etmek, bilgisayar kullanmak, matematik ve fizik çalışmak, farklı teknolojiler geliştirmek ve evren hakkında yeni bilgiler üretmek gibi pek çok farklı çalışma alanı var.

Bence burada çocuklara yalnızca astronomiyi anlatmak yetmiyor; astronomları da görünür hâle getirmek gerekiyor. Bir çocuğun karşısında gerçek bir astronom görmesi, onunla konuşması, "Ben de çocukken gökyüzüne meraklıydım" cümlesini duyması çok önemli. Çünkü çocukların bir mesleği hayal edebilmesi için önce o mesleğin mümkün olduğunu görmeleri gerekiyor. Bilim eğitiminde de gerçek bilim insanlarıyla karşılaşmanın ve rol modellerin çocukların bilimsel kimlik ve kariyer algısında önemli bir yeri olduğu görülüyor.

Ben bunu kendi etkinliklerimde de çok net görüyorum. Bir çocuk etkinliğe geliyor, teleskoptan Ay'a ya da Satürn'e bakıyor ve bir süre sonra "Ben de astronom olabilir miyim?" diye soruyor. Aslında o sorunun kendisi çok kıymetli. Çünkü çocuk ilk kez astronomiyi yalnızca bir bilgi alanı olarak değil, kendisinin de içinde olabileceği bir gelecek olarak düşünmeye başlıyor.

Bu nedenle çocukların "Ben büyüyünce astronom olacağım" demesini istiyorsak onlara daha fazla astronomi bilgisi yüklemekten önce, astronomiyi hayatlarının içine sokmamız gerekiyor. Bilim merkezleri, gözlemevleri, planetaryumlar, gözlem etkinlikleri, astronomlarla buluşmalar ve uygulamalı çalışmalar bunun için çok değerli. Türkiye'de bu konuda önemli çalışmalar yapılıyor; bilim merkezlerinin temel amaçlarından biri de zaten bilimi deneyimleyerek öğrenmeyi ve bilim-teknolojiye ilgiyi artırmak.

Bir de ailelerin ve öğretmenlerin yaklaşımı önemli. Bir çocuk "Ben astronom olmak istiyorum" dediğinde "Ama onun iş imkânı var mı?", "Başka bir meslek seçsen daha iyi olmaz mı?" gibi kaygılarla hemen önünü kesmek yerine, önce onun merakını desteklemek gerekiyor. Daha sonra mesleğin eğitim süreci, çalışma alanları ve gerçekleri elbette konuşulabilir.

Ben "Çatıdaki Astronom" karakterini de biraz bu nedenle teleskopun başında tutuyorum. Çocukların zihninde astronomun yalnızca eski kitaplarda yaşamış bir bilim insanı değil, bugün de var olan ve kendilerinin de olabileceği bir insan olduğunu göstermek istiyorum. Çünkü bence bir çocuğa verilebilecek en güzel mesajlardan biri şu: "Gökyüzüne merak duyuyorsan, bunun sadece bir hobi olmak zorunda değil. Belki bir gün sen de o gökyüzünü araştıran insanlardan biri olabilirsin."


Serinin sonunda Çatıdaki Astronom çocuğa üç kısa emir bırakıyor: "Gökyüzüne bak, merak et ve keşfet!" Burada özellikle "ezberle" ya da "öğren" demiyorsunuz; "merak et" diyorsunuz. Şunu açıkça sormak isterim: Çocukların merak duygusunu kaybetmesinde eğitim sisteminin de payı var mı? Sürekli doğru cevabı isteyen bir eğitim anlayışı, soru sorma cesaretini öldürüyor olabilir mi?

Evet, eğitim sisteminin bu konuda bir payı olduğunu düşünüyorum. Ama bunu yalnızca eğitim sistemini suçlayarak açıklamak da doğru olmaz. Çünkü eğitim, aile, çevre, teknoloji ve çocuğun içinde bulunduğu sosyal ortamın tamamı birlikte etkili oluyor.

Bence temel sorunlardan biri, zaman zaman "doğru cevabı bilmek" ile "iyi öğrenmek" kavramlarını birbirine fazla yaklaştırmamız. Çocuk bir sorunun doğru cevabını bulduğunda başarılı kabul ediliyor; ama o cevaba ulaşırken kaç soru sorduğu, neden merak ettiği ya da farklı bir ihtimali düşünüp düşünmediği daha geri planda kalabiliyor. Oysa bilim böyle ilerlemiyor. Bilim insanı her zaman doğru cevabı bilen kişi değil; çoğu zaman doğru soruyu sorabilen kişi. Hatta bilim tarihinde bugün çok önemli kabul ettiğimiz pek çok keşfin başlangıcında "Acaba?" sorusu var.

Bir çocuğun "Ay neden bazen yuvarlak, bazen ince görünüyor?" diye sorması çok kıymetli. Eğer ona hemen cevabı verip konuyu kapatırsak bilgi vermiş oluruz ama merakını ne kadar beslediğimiz tartışılır. Bazen "Sence neden olabilir?" diye sormak ve onun düşünmesine izin vermek çok daha değerli. Bu nedenle eğitimde yalnızca doğru cevapları değil, iyi soruları da ödüllendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Çocuğun yanlış bir cevap vermekten korkmadığı, "Bilmiyorum ama merak ediyorum" diyebildiği bir ortam oluşturmalıyız.

Benim kitapların sonunda "Gökyüzüne bak, merak et ve keşfet!" dememin nedeni de tam olarak bu. "Ezberle" demiyorum, çünkü astronomiyi ezberlenmesi gereken bilgiler bütünü olarak görmüyorum. "Öğren" de demiyorum demek yanlış olur; elbette öğrenmesini istiyorum. Ama öğrenmenin başlangıcına "merak etmeyi" koyuyorum. Çünkü merak yoksa öğrenme çoğu zaman zorunluluğa dönüşüyor. Merak varsa çocuk zaten cevabın peşinden gitmeye başlıyor.

Belki de çocuklara verebileceğimiz en güzel eğitim, her sorunun cevabını vermek değil; onların hayatları boyunca soru sormaya devam etmelerini sağlamak. Bir çocuk büyüdüğünde hâlâ "Neden?", "Nasıl?" ve "Acaba?" diyebiliyorsa, bence eğitim önemli bir görevini yerine getirmiş demektir.


Serinizde Ay'dan Güneş'e, yıldızlardan Samanyolu'na ve hatta "Uzayda Yaşam" sorusuna kadar ilerliyorsunuz. Çocukların size muhtemelen en çok sorduğu soruyu biz daha zor biçimde soralım: Bir astronom olarak evrende yalnız olduğumuzu düşünüyor musunuz?

Bu, astronom olarak bana en çok sorulan sorulardan biri. Açıkçası bugün için "Evet, evrende yalnızız" ya da "Hayır, kesinlikle yalnız değiliz" diyebileceğimiz bilimsel bir kanıtımız yok. Bu nedenle burada kesin bir cevap vermek yerine, bildiklerimiz ve ihtimaller üzerinden konuşmak gerekiyor.

Ben evrende yalnız olduğumuzu düşünmekte zorlanıyorum. Çünkü evrenin ölçeğini düşündüğümüzde karşımızda akıl almayacak kadar büyük bir yapı var. Milyarlarca galaksi, her birinde milyarlarca yıldız ve bu yıldızların çevresinde bulunan çok sayıda gezegen olduğunu artık biliyoruz. Böyle bir evrende Dünya'nın yaşam için uygun koşullara sahip tek yer olduğunu düşünmek bana oldukça güçlü bir varsayım gibi geliyor. Ama burada çok önemli bir ayrım var: "Evrende yaşam olma ihtimali yüksek" demek, "Evrende yaşam bulduk" demek değil. Şu ana kadar Dünya dışı yaşama dair doğrulanmış bir kanıtımız yok. Özellikle de akıllı yaşam konusunda elimizde herhangi bir kesin kanıt bulunmuyor.

Bence asıl heyecan verici olan da bu belirsizlik. Çünkü henüz cevabını bilmediğimiz bir soruyla karşı karşıyayız. Bilim de zaten böyle sorularda ilerliyor. Gezegenleri keşfediyoruz, başka yıldızların çevresindeki dünyaları inceliyoruz, yaşamın oluşabileceği koşulları araştırıyoruz ve elimizdeki teknolojiler geliştikçe daha uzaklara bakabiliyoruz.

Çocuklar bana "Uzayda uzaylılar var mı?" diye sorduklarında da hemen "Var" ya da "Yok" demiyorum. Onlara önce "Bilmiyoruz. Ama araştırıyoruz" diyorum. Bence bu cümle, bilimin ruhunu anlatan çok güzel bir cümle.

Belki bir gün Dünya dışında yaşamın izine rastlayacağız, belki de uzun yıllar boyunca hiçbir iz bulamayacağız. Hatta belki yaşam var ama onu henüz fark edebileceğimiz yöntemlere sahip değiliz. Bunların hiçbirini bugün kesin olarak bilmiyoruz. Ama şundan eminim: İnsanlığın "Evrende yalnız mıyız?" sorusunu sormaya devam etmesi bile çok değerli. Çünkü bu soru aslında sadece başka canlıları aramakla ilgili değil. Kendi gezegenimizi, yaşamın nasıl ortaya çıktığını ve evrendeki yerimizi anlamaya çalışmakla da ilgili.

Belki de Çatıdaki Astronom'un çocuklara söyleyebileceği en güzel şeylerden biri burada ortaya çıkıyor: Gökyüzüne bak, merak et ve keşfet. Çünkü bazen en büyük keşifler, henüz cevabını bilmediğimiz bir sorunun peşinden gitmekle başlıyor.


Çalışmalarınızda başarılar diler, kıymetli zamanınızı ayırdığınız için teşekkür ederim.

Yorum bırakın
Toplam Yorum Sayısı 0
Henüz yorum eklenmemiş
İşleminiz Sürüyor, Lütfen Bekleyiniz