Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey
Köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları tarafından yayımlanan Hasan Siga'nın (Aksel Aladağ) ilk basılı eseri Kimsesiz Cennet, hayatın farklı zamanlarda yalnız bıraktığı insanların birbirlerine tutunarak nasıl gerçek bir aileye dönüşebileceğini anlatan duygu yüklü bir roman. Zeynep, Cennet, Metin Usta, Salih amca ve Mukaddes teyzenin kesişen hayatları üzerinden yoksulluk, kimsesizlik, aile, merhamet, vefa ve dayanışma kavramlarını işleyen eser; özellikle Cennet'in çocukluğundaki ağır yalnızlıktan kendisine yeni bir hayat ve aile kurmasına uzanan yolculuğuyla dikkat çekiyor. Romanın sonunda hayatın bir araya getirdiği bu insanların Kaz Dağları'nın eteklerindeki "Kimsesiz Cennet"te birleşen hikâyesi, esere hüzünlü fakat anlamlı bir bütünlük kazandırıyor.
Merhaba Hasan Bey. Yeni kitabınız hayırlı olsun. Sizi tanıyarak söyleşimize başlamak isterim. Hasan Siga kimdir?
Hasan Siga, 1964 yılında – sayın Metin Yıldırım ve rahmetli Hasan Özkılıç gibi birçok önemli yazarı edebiyat dünyasına kazandıran – Iğdır'ın merkeze bağlı Yaycı köyünde, dört erkek bir kızdan oluşan beş çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğu olarak dünyaya geldi. Daha iyi bir yaşam umuduyla 1969 yılında ailesi Manisa'nın Turgutlu ilçesine göç etti; çocukluğu orada geçti. Daha sonra uzun süreler kaldığı birçok farklı şehirde şahit olduğu hayat hikâyelerini gözlemleyip, son 30 yıldır yaşadığı İstanbul'da hafızasında yer eden insanların öykülerini kaleme aldığı Kimsesiz Cennet ile birlikte yazarlık hayatına başladı.
108 sayfa olan bu güzel eserin arkasında ciddi bir emek olduğu hissediliyor. Bu noktada iki sorum olacak:
1) Eseri bitirmek ne kadar zamanınızı aldı?
2) Kitabı yazma sürecinde ne tür zorluklar yaşadınız?
-
Kimsesiz Cennet'i yazmak yaklaşık olarak 5 yıllık bir zamana yayıldı.
-
Kitabı yazarken sanırım beni en çok zorlayan, hayat öykülerini yazdığım insanların duygularını tam anlamıyla aktaramama korkusuydu diyebilirim.
Hasan Bey, kanaatimce her eser, toplumsal ya da kişisel bir ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkar; sebepsiz yazılan metin yoktur. Aynı şekilde her yazarın da kalemi eline alırken bilinçli ya da sezgisel bir yönelimi, bir derdi, bir amacı bulunduğuna inanıyorum. Bu çerçevede sormak istiyorum. Hasan Siga neden yazıyor?
Beni yazmaya iten en büyük etken, öncelikle yazmaktan büyük keyif almamın yanında insanların yaşamını gözlemleyip bunu empati ile içselleştirmem diyebilirim. Yazdığını yaşamak gibi bir şey.
Romanın adı Kimsesiz Cennet oldukça güçlü bir paradoks taşıyor: "Cennet" mutluluğu ve huzuru, "kimsesiz" ise yoksunluğu ve yalnızlığı çağrıştırıyor. Üstelik finalde Cennet, çiftliğin girişindeki "Cennet" levhasına bizzat "Kimsesiz" kelimesini ekliyor. Bu adı seçerken asıl anlatmak istediğiniz şey insanların kimsesizliği mi, yoksa insanın kan bağı olmadan da kendisine bir "cennet" ve aile kurabileceği düşüncesi miydi?
Bütün dinlerde "Cennet" olgusu sonsuz huzur ve mutluluğa kavuşmayı temsil eder. Oysa "Cennet"e ulaşmak için ölmeyi beklemeyin. Bu hayatın her yerinde, sakinlerini bekleyen kimsesiz "Cennet"ler var. Sevgiyle kenetlenerek kan bağının ötesine geçip henüz vakit varken "Cennet"i bu dünyada yaşayın diyorum.
Cennet'in çocukluğunda yastık yerine okul çantasını başının altına koyarak kömürlükte uyuması, romanın en sarsıcı sahnelerinden biri. Buna karşılık yıllar sonra üniversiteyi bitirip bilgisayar mühendisi oluyor. Günümüzde Cennet gibi gençlerin sayılarının azaldığı söyleniyor, katılır mısınız?
Toplumları ayakta tutan ahlaki yapıları, gelenekleri ve kültürleridir. Maalesef yeni yetişen nesiller, bize ait olmayan farklı kültürlerin etkisinde kalıp kendi değerlerinden çok uzak yaşıyor. Dolayısıyla Cennet gibi gençlerin azınlıkta kaldığına kesinlikle katılıyorum.
Romanda biyolojik ailelerin terk ettiği, dışladığı veya yeterince sahip çıkmadığı insanlar, birbirleriyle hiçbir kan bağı olmadığı hâlde son derece güçlü bir aile kuruyorlar. Metin Usta bunu çok güzel özetliyor: "Önce bir araya gelip birbirimizin kimsesi olduk." O hâlde size göre aile nedir: Aynı kandan gelmek mi, yoksa zor zamanında birbirinin yanında kalmayı seçmek mi?
Kan bağı, sevgiyle desteklenmediği sürece soyut bir kavram olarak kalmaya mahkûmdur. İyi gününde, kötü gününde sana içten bir sevgiyle sarılıp yanında kalmayı tercih edendir insanın gerçek ailesi.
Metin Usta'nın hayali son derece sade: şehirden uzakta bir bahçe, küçük bir ev, birkaç tavuk, ördek, meyve ağaçları ve sevdiği insanlar... Hatta "Ben hayal ederim. Hayal etmek güzel şey." diyor. Günümüz insanı mutluluğu sürekli daha fazla para, statü ve tüketimde arıyor. Sizce, modern insan mutluluğun tarifini mi unuttu?
İnsanlar manevi değerlerden uzaklaştıkça doyumsuzlaşıp sistemin birer kölesi hâline geliyor. Tüm maddi kazanımlarını bir gün burada bırakıp gideceklerini akıllarına dahi getirmeyip sadece daha çok kazanmaya odaklanan insanlar, hem kendilerini hem de yanındakileri mutsuz ediyor. Aradıkları mutluluk da gerçek anlamından çok uzakta kalıyor.
Finalde Cennet de otuz dokuz yaşında öldüğünde Zeynep ve Metin Usta'nın yanına gömülmeyi vasiyet ediyor ve üç "kimsesiz", Kaz Dağları'nın eteklerinde aynı çınarın altında yan yana yatıyor. Romanın bütününü düşündüğünüzde size en zor soruyu sormak isterim: Gerçekte kimsesiz kimdir? Akrabası olmayan insan mı; çevresinde onlarca insan olduğu hâlde sevgi görmeyen insan mı; yoksa ardında kendisini sevgiyle hatırlayacak tek bir insan bırakmadan yaşayan kişi mi?
Sevgisizlik, hayatın içindeki en büyük kimsesizliktir. Aileler, akrabalar, komşular, arkadaşlar, dostlar ancak sevgiyle kenetlendiklerinde birbirlerinin kimsesi olur diye düşünüyorum.
Yazarların birbirinden ilham aldığı söylenir. Şunu merak ediyorum: İlham aldığınız yerli veya yabancı yazarlar var mıdır? Varsa, onların hangi yönleri sizi etkiledi?
Birçok yazarı okumama rağmen, doğrusunu isterseniz pek ilham aldığım söylenemez. Sebebini bilmiyorum ama bu konuda inatçı bir ruhum var. Her zaman kendi duygularımı ve bakış açımı yazmayı tercih ediyorum. Beni ben yapan duygularımı bırakıp başkası gibi olmaya çalışmak bana göre değil.
Hasan Bey; her insanın edebiyatı ve yazarlığı tanımlama biçimi farklıdır; kimine göre yazar, duygulara tercüman olan biridir, kimine göre topluma ayna tutan ya da değişimi tetikleyen bir düşünürdür. Peki, sizce yazar kimdir, onun en temel sorumluluğu nedir?
Benim düşünceme göre yazar, öncelikle yaşadığı toplumun bir parçası olup o toplumun ruhunu taşımalıdır. İnsan ruhunu anlamayan, edebî olarak onun duygu ve düşüncelerini de ifade edemez.
Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Okurlarınız bol olsun.


