Prof. Dr. Ünal Ufuktepe: "Benim asıl derdim sanırım bu: İnsan, yaşadıklarından nasıl başka bir insana dönüşüyor?" - Kalan Basım Yayım Dağıtım (Kalan Yayınları)
Prof. Dr. Ünal Ufuktepe: "Benim asıl derdim sanırım bu: İnsan, yaşadıklarından nasıl başka bir insana dönüşüyor?"
26 Ağustos 2026
Prof. Dr. Ünal Ufuktepe: "Benim asıl derdim sanırım bu: İnsan, yaşadıklarından nasıl başka bir insana dönüşüyor?"
OKUNMA : 105

Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey

Köklü bir yayınevi olan Kalan Yayınları tarafından yayımlanan Prof. Dr. Ünal Ufuktepe'nin Hayata Dair – Koşarak Öğrendiğim Şeyler adlı eseri; anı, gezi, yaşam anlatısı, düşünsel deneme ve koşu günlüğünü aynı güzergâhta buluşturan çok katmanlı bir kitap olarak karşımıza çıkıyor. 1960 yılında doğan, Uygulamalı Matematik alanında ODTÜ'de lisansını, doktorasını Missouri Üniversitesi-Columbia'da tamamlayan; Türkiye, Avrupa, ABD ve Orta Doğu'da akademisyenlik yapan Ufuktepe, profesörlük yıllarının ardından üç yıl felsefe eğitimi almış, yaklaşık yedi yıl tiyatroyla ilgilenmiş ve dünyanın farklı coğrafyalarında koşmuştur.

Eser, 2009'da alınan kanser teşhisini bir kırılma noktası kabul ederek Derebaşı'ndan Adana'ya, 1970'lerin siyasal şiddet ortamından Kuveyt çöllerine, Katmandu'nun ölüm törenlerinden Columbia parkurlarına uzanıyor; baba, oğul, eş, akademisyen, göçmen ve koşucu kimliklerini aynı bedende yüzleştiriyor. Kitapta koşmak yalnızca sportif bir uğraş değil; çocukluk korkularından, hastalıktan, siyasal travmalardan ve kayıplardan kaçışla başlayan, zamanla insanın kendisine, ailesine, ülkesine ve ölümlülüğüne doğru ilerleyen felsefi bir arayışa dönüşüyor. Matematiğin kesinliği, felsefenin kuşkusu, tiyatronun insan gözlemi ve bedenin hafızası arasında kurulan bu anlatı, okurlarına başarıdan çok direnme, kazanmaktan çok dönüşme ve varıştan çok hayatın içinde kalma üzerine güçlü sorular yöneltiyor. Biz de bu söyleşimizde Ünal Ufuktepe ile yeni çıkan eseri üzerine bir söyleşi yaptık.


Merhaba Ünal Hocam. Yeni kitabınız hayırlı olsun. Sizi tanıyarak söyleşimize başlamak isterim. Ünal Ufuktepe kimdir?

Bağırıp çağırmayan, kimseyi suçlamayan; hep kendi içindeki farklı Ünal'larla savaşan, bilime ve felsefeye sevdalı bir gezgin. Hep yolda olan ama bir yere varmak için değil; yolun kendisini yaşamak için yürüyen biri.


Ünal Hocam, kanaatimce her eser, toplumsal ya da kişisel bir ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkar; sebepsiz yazılan metin yoktur. Aynı şekilde her yazarın da kalemi eline alırken bilinçli ya da sezgisel bir yönelimi, bir derdi, bir amacı bulunduğuna inanıyorum. Bu çerçevede sormak istiyorum. Ünal Ufuktepe neden yazıyor?

Sanırım bu sorunun cevabını uzun yıllar ben de bilmiyordum. Çünkü kendimi hiçbir zaman öncelikle bir yazar olarak görmedim. Ben matematikçiydim; dünyayı anlamak için denklemlere, yapılara, ispatlara bakıyordum. Matematik bana doğru soruyu sormayı, bir düşüncenin peşinden sabırla gitmeyi ve ulaştığım sonucun hesabını vermeyi öğretti.

Fakat zaman içinde fark ettim ki hayatın her sorusunun bir denklemi, her acının bir çözümü, her kaybın bir ispatı yok.

İşte galiba yazı benim için tam orada başladı.

Sözcükler, matematiğin sustuğu yerde devreye girdi. Yaşadıklarımı kayda geçirmekten çok, onların bende neye dönüştüğünü anlayabilmek için yazmaya başladım. Çünkü insan bazen bir olayı yaşarken onun anlamını kavrayamıyor. Aradan yıllar geçiyor; bir koşunun ortasında, bir öğrencinin sorusunda, oğullarına bakarken, torununun size "Dede" deyişinde ya da artık hayatta olmayan birinin yüzünü hatırladığınızda geçmiş bambaşka bir anlamla geri geliyor.

Ben biraz da o geri dönüşleri yakalamak için yazıyorum.

Hayatım farklı coğrafyalardan, farklı insanlardan, büyük sevinçlerden, kayıplardan, mücadelelerden ve yeniden başlamalardan geçti. Türkiye'den Amerika'ya, akademiden hayatın çok başka alanlarına uzanan bu yolculukta öğrendiğim bir şey varsa, insanın başına gelenlerin onu tek başına tanımlamadığıdır. Asıl belirleyici olan, başına gelenlerle ne yaptığıdır.

Bu nedenle yazmak benim için geçmişi güzelleştirmek de değil, onunla hesaplaşmak da değil yalnızca. Geçmişi bugünün bilgisiyle yeniden okuyabilmek.

Bazen annemin gözyaşlarına yıllar sonra yeniden bakmak, bazen babamdan bana kalanları anlamaya çalışmak, bazen öğrencilerimde kendimin genç hâlini görmek, bazen de kilometrelerce koşarken beden yorulduğunda zihnin neden hâlâ yoluna devam ettiğini sorgulamak...

Belki bütün bunların altında tek bir soru var: İnsan, yaşadıklarından nasıl başka bir insana dönüşüyor?

Benim asıl derdim sanırım bu.

Yazarken okura bir hayat dersi vermek istemiyorum. "Ben böyle yaşadım, siz de böyle yaşayın" demek bana çok yabancı. Ben yalnızca kendi deneyimimi masaya koyuyorum. Çünkü tek bir insanın hikâyesi ne kadar kişisel olursa olsun, içinde başkalarının kendilerinden bir şeyler bulabileceği ortak kıyılar olduğuna inanıyorum.

Belki bir okur benim annemde kendi annesini, benim babamda kendi babasını, bir öğrencimle yaşadığım anda kendi öğretmenini, bir kaybımda kendi kaybını, bir koşunun son kilometresinde ise kendi hayat mücadelesini görecek.

O zaman benim kişisel hikâyem yalnızca bana ait olmaktan çıkıyor.

Bir başka nedenim daha var; belki yaş aldıkça daha da önem kazanan bir neden: iz bırakmak.

Ama burada kastettiğim, adımı geleceğe bırakmak değil. İki oğlumun, torunum Robin'in ve belki benden sonra gelecek insanların bir gün bu satırlara rastlayıp "Demek Dede dünyaya biraz da böyle bakıyormuş" diyebilmesi bana yeter. Onlara kusursuz bir insan portresi bırakmak istemiyorum. Tam tersine; yanılan, düşen, yeniden başlayan, bazen korkan, bazen direnen, fakat merak etmekten ve öğrenmekten vazgeçmeyen gerçek bir insan bırakmak istiyorum.

Çünkü sonunda insanın geride bıraktığı şeyin unvanları, makamları ya da kaç makale yazdığı olmadığını düşünüyorum. Geriye, başka insanların hayatına nasıl dokunduğumuz ve bize dokunan insanların bizde bıraktığı izler kalıyor.

Dolayısıyla "Ünal Ufuktepe neden yazıyor?" sorusuna bugün tek cümleyle cevap vermem gerekirse şöyle derdim:

Yaşadıklarımı ölümsüzleştirmek için değil, onların beni nasıl dönüştürdüğünü anlamak; anladığım kadarıyla da benden sonrakilere küçük bir iz bırakmak için yazıyorum.

Belki yazmak, benim için hayata söylenmiş uzun bir teşekkürdür.

Ve belki biraz da, bütün kayıplara ve geçen zamana rağmen, hayata hâlâ şunu söylemenin başka bir yoludur:

Ben buradayım. Hâlâ düşünüyorum, hâlâ öğreniyorum, hâlâ yoldayım.


Matematik size kesinliği, felsefe kesinliğin sınırlarını, tiyatro insanın farklı yüzlerini, koşu ise bedeni öğretti. Bu dört alan arasında sizi hayatın hakikatine en çok yaklaştıran hangisi oldu?

Şair Ataol Behramoğlu "Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var..." diyor ama ben diyemiyorum. Hâlâ öğrenmeye çabalıyorum. Kimi zaman düşüyorum, zihnimin karanlıklarında kayboluyorum, özgür ruhumu, bende olan gerçek beni arıyorum. İşte bu tür durumlarda bu dört cankurtaran yolumu aydınlatıyor.


Kitabın ilk bölümünde koşmak; Derebaşı'nda korkudan, Adana'da tehditten, 1 Mayıs 1979'da kurşunlardan kaçmaktır. Sonraki yıllarda ise kendinize doğru koştuğunuzu söylüyorsunuz. "Her koşu beni biraz daha böldü, biraz daha büyüttü, biraz daha yalnızlaştırdı" diyorsunuz. Dönüşmek için insanın önce parçalanması mı gerekir; parçalanmadan bir dönüşüm hayal mi?

Parçalanmanın dönüşüm için mutlaka gerekli olduğunu söyleyemem. Çünkü o zaman acıyı, kaybı, korkuyu dönüşmenin ön koşuluymuş gibi kutsamış oluruz. İnsan parçalanmadan da değişebilir; severek, öğrenerek, merak ederek, başka bir insanın elini tutarak da dönüşebilir.

Ama benim hikâyemde dönüşüm, parçalanmanın içinden geçti.

Çocukluğumda ve gençliğimde koşmak çoğu zaman bir yere varmak için değil, bir şeyden kurtulmak içindi. Derebaşı'nda korkudan, Adana'da tehditten, 1 Mayıs 1979'da kurşunlardan kaçıyordum. O zaman koşunun felsefesini bilmiyordum. Bedenin tek bir bilgisi vardı: Hayatta kalmak için uzaklaşmak, güvenli bir sığınak bulmak.

Yıllar sonra yine koştum. Fakat bu kez arkamda beni kovalayan görünür bir şey yoktu.

Belki de asıl değişim orada başladı. Çünkü insan dışındaki tehlikeden kaçarken yön bellidir: Tehlikenin tersine koşarsınız. Ama insan kendisine doğru koşmaya başladığında yönü gösteren bir tabela yoktur.

"Her koşu beni biraz daha böldü, biraz daha büyüttü, biraz daha yalnızlaştırdı" derken kastettiğim parçalanmak, yok olmak değil. Tam tersine, yıllar boyunca tek bir insan sandığım kendimin içinde ne kadar çok "ben" olduğunu görmekti.

Çocuk olan ben, korkan ben, direnen ben, matematikçi olan ben, baba olan ben, kaybeden ben, seven ben, öfkelenen ben, affetmeye çalışan ben... Koştukça bunların hiçbirinin tek başına "ben" olmadığını fark ettim.

Belki insanın parçalanması dediğimiz şey de budur: Kendisi hakkında kurduğu o tek ve güvenli hikâyenin bozulması.

Çünkü bazen bizi bir arada tutan şey bütünlüğümüz değil, kendimiz hakkında yıllarca anlattığımız hikâyedir. Hayat o hikâyeyi kırdığında önce eksildiğimizi sanırız. Oysa belki de ilk kez çoğalmaya başlamışızdır.

Bu yüzden "parçalanmak gerekir mi?" sorusuna cevabım hayır.

Ama parçalanmışsak, dönüşebilmek için o parçaları inkâr etmemek gerekir.

Ben koşarken onları geride bırakmadım. Annemin gözyaşlarını, babamı, gençliğimin korkularını, kayıplarımı, yanlışlarımı, çocuklarımı, öğrencilerimi, sevdiğim ve kaybettiğim insanları yolun kenarına bırakmadım. Hepsi benimle koştu.

Dönüşmek, geçmişteki insanı öldürüp yerine yeni bir insan koymak değilmiş. Bunu zamanla öğrendim. Dönüşmek, bütün o parçaların aynı bedende birbirleriyle konuşabilmesine izin vermekmiş.

Belki bu yüzden koşu beni hem böldü hem büyüttü.

Yalnızlaştırdı; çünkü insanın kendisiyle karşılaştığı bazı mesafeleri yanında kimseyle koşması mümkün değil.

Ama aynı yalnızlık beni insanlara da yaklaştırdı. Kendi kırılganlığınızı gördüğünüz zaman başkasının kırılganlığına daha dikkatli bakıyorsunuz.

Bugün geriye dönüp baktığımda, Derebaşı'nda koşan çocukla bugün koşan adam arasında çok büyük bir mesafe görüyorum. Ama aralarında kopmuş bir yol yok.

Aynı yolun iki ucundalar.

Çocukken hayatta kalmak için kendimden uzağa doğru koşuyordum.

Yıllar sonra anladım ki bütün o yollar, farkında olmadan, beni yine kendime getiriyormuş.

Dolayısıyla benim için dönüşüm parçalanmak değil; parçalandığında, o parçaların arasından kendine yeniden bir yol bulabilmektir.

Ve belki insanın gerçek bütünlüğü de hiç kırılmamış olmak değildir.

Kırıldıktan sonra hangi parçalarını yanında taşımayı seçtiğidir.


15 Ekim 2009'da elinize verilen biyopsi sonucundaki "Ca" ibaresi, ölümü soyut bir kavram olmaktan çıkarıyor. Ölüm gerçeğiyle bu kadar somut biçimde karşılaşmak, dünyanızda neleri, nasıl etkiledi? Bu kriz anı, yazma eylemini sizin için bir sığınak mı, yoksa hayata iz bırakma telaşı mı haline getirdi?

15 Ekim 2009'da o kâğıdın üzerindeki "Ca" harflerini gördüğümde ölüm hayatıma girmedi aslında. Ölüm zaten oradaydı; hepimiz için olduğu kadar benim için de ölüm vardı. Değişen, onun benden uzaklığıydı. O güne kadar ölüm, hayatın sonunda bir yerde duran soyut bir bilgiydi. O iki harf, onu bir anda bulunduğum odanın içine getirdi, benim bir parçam oldu.

Fakat bugün geriye baktığımda, o gün ölümden çok zamanla ilişkim değişti diyebilirim.

İnsan sağlıklıyken zamanı sonsuzmuş gibi harcayabiliyor. Erteliyor. Söyleyeceği sözü, göreceği insanı, çıkacağı yolu, gerçekleştireceği hayali... Çünkü bilinçaltında hep bir "sonra" olduğuna inanıyor. "Ca" bana ölümün ne zaman geleceğini söylemedi; çok daha önemli bir şeyi söyledi: Sonranın garantisi yok.

Bu, beni hayattan uzaklaştırmadı. Tam tersine hayatın içine çekti.

Belki koşmamın, öğrenmeye ve öğretmeye devam etmemin, yeni şeylere hâlâ çocukça bir merak duyabilmemin altında biraz da bu var. Hayatı uzatabileceğime dair bir yanılsamam yok; ama onu genişletebileceğimi öğrendim. Bir insanın ömrünün yalnızca kaç yıl yaşadığıyla değil, o yılların içine ne kadar hayat sığdırdığıyla da ölçülebileceğini düşünüyorum.

Yazmaya gelince...

Lise yıllarımda deliler gibi yazıyordum, ODTÜ'nün başlangıç yılımda o yazılarımın tamamını Ankara Müjde Sokak'taki evimizin sobasında yaktım.

Yazı benim için hiçbir zaman ölümden saklandığım bir sığınak olmadı. Eğer öyle olsaydı, yazarken geçmişin acılarından kaçmam gerekirdi. Oysa ben tam tersine onların üzerine yürüdüm. Annemin gözyaşlarına, babama, kayıplarıma, göçlere, koştuğum yollara, öğrencilerime, çocuklarıma, hayatımda iz bırakmış insanlara yeniden döndüm.

"Hayata bir iz bırakayım, unutulmayayım" telaşı da değildi bu. Çünkü insanın unutulmamak konusunda fazla iddialı olmaması gerektiğini düşünüyorum. Zaman hepimizden daha güçlü.

Benim için yazmak, yaşadıklarımı ölümsüzleştirmekten çok onların ne anlama geldiğini anlayabilme çabası oldu.

Matematik hayatım boyunca bana bir problemi çözmeden önce onu doğru tanımlamak gerektiğini öğretti. Belki yazarken de yaptığım biraz bu: Hayatın bana sunduğu dağınık noktaların arasındaki bağı görmeye çalışıyorum. Bazı noktalar acı, bazıları sevinç, bazıları kayıp, bazıları aşk, bazıları kilometrelerce süren bir koşu... Yazınca onların arasında görünmeyen çizgiler beliriyor.

Bu nedenle 15 Ekim 2009'u hayatımı ikiye bölen bir tarih olarak görmek istemiyorum. Daha çok, hayatın benden ne istediğini daha dikkatli dinlemeye başladığım tarihlerden biri olarak görüyorum.

O gün ölüm bana "Ben buradayım" dedi.

Benim ona cevabım ise yıllar içinde oluştu:

"Biliyorum. Ama ben de hâlâ buradayım."

Ve galiba bugün yazdığım her şey, koştuğum her kilometre, anlattığım her ders ve sevdiğim insanlarla geçirdiğim her an, bu cümlenin devamı.


"Bir Matematikçinin Ölümle Yarışı"nda Meryem Mirzakhani ile Aydın Tiryaki'nin ölüm karşısında bile çalışmayı sürdürmelerini anlatıyorsunuz. Bilim insanının son nefesine kadar üretmesi ne tür bir adanmışlıktır? Günümüzde böyle akademisyenlerle karşılaşmak mümkün müdür?

Ben bu adanmışlığı yalnızca "çok çalışmak" olarak görmüyorum. Hatta burada çalışma sözcüğü bile bana biraz yetersiz geliyor. Çünkü bazı insanlar için bilim, mesai saatleri içinde yapılan bir meslek olmaktan çıkar; insanın dünyayı anlama biçimine, hatta varoluşunun bir parçasına dönüşür. Böyle bir insan ölüm karşısında bile çalışıyorsa, aslında ölüme meydan okumaktan çok, yaşamının anlamını son ana kadar terk etmiyordur.

Matematik tarihi bunun çok çarpıcı örnekleriyle doludur. Évariste Galois henüz yirmi yaşındaydı. Ertesi sabah düelloya gideceğini ve büyük olasılıkla öleceğini biliyordu. O gece matematiksel düşüncelerini, bugün Galois kuramı dediğimiz büyük yapının çekirdeğini, hummalı biçimde kâğıda döktü. Bazı yerlerde zamanının kalmadığını hissettiren notlar bıraktı. Düşünün: Önünüzde belki birkaç saatlik bir hayat kalmış ve siz hâlâ matematiği düşünüyorsunuz. Çünkü zihninizde doğmuş olan düşüncenin sizinle birlikte ölmesine razı değilsiniz.

Gödel'in hikâyesi başka türlü sarsıcıdır. Eksiklik teoremleriyle matematiğin kendi sınırlarına ayna tutan bir insan... Matematik bize kesinliğin en güçlü dilini sunarken Gödel, yeterince güçlü biçimsel sistemlerin içinde, sistem doğru ve tutarlı olsa bile, o sistem içerisinde kanıtlanamayacak doğrular bulunabileceğini gösterdi. Bu yalnızca matematiksel bir sonuç değildi benim için; insan aklının kendi sınırlarıyla karşılaşmasıydı. Gödel'in yaşamının son dönemindeki trajedi ise bize başka bir şeyi hatırlatıyor: Çok büyük bir zihin olmak, insanın kırılganlığını ortadan kaldırmıyor. Bilim insanı da bütün korkuları, yalnızlıkları ve zaaflarıyla insandır.

Meryem Mirzakhani'nin hastalığı sırasında çalışmalarını sürdürmesi de beni bu nedenle çok etkiliyor. Aynı şekilde Aydın Tiryaki'nin yaşamının son döneminde matematikten kopmaması... Ben bu insanlarda kahramanlık gösterisi değil, daha sade ve daha derin bir şey görüyorum: Kendi hakikatine sadakat. Matematik onlar için CV'ye eklenecek bir yayın, akademik yükselmenin basamağı ya da prestij sağlayacak bir araç değildi. Düşünmek onların yaşama biçimiydi. Nefes aldıkları sürece düşündüler; düşünebildikleri sürece ürettiler.

Fakat burada "Günümüzde böyle akademisyenler var mı?" sorusu daha zor ve biraz da can acıtıcı.

Elbette var. Sessizce çalışan, öğrencisinin yetişmesini kendi yayın sayısından daha önemli gören, bir problemi yıllarca taşıyan, adını bir makalenin üzerine yazdırmaktan çok ortaya çıkan bilginin doğruluğunu önemseyen bilim insanları hâlâ var. Ben onlara akademinin erdemli insanları diyorum. Belki eskiden de azdılar, bugün de azlar. Fakat bilimin gerçek sürekliliğini sağlayanların onlar olduğuna inanıyorum.

Buna karşılık günümüz akademisinin ciddi bir problemi olduğunu da görmezden gelemeyiz. Modern akademik düzen, özellikle "publish or perish" anlayışıyla, bilimsel üretimi giderek sayılabilir bir metaya dönüştürdü. Kaç makaleniz var? Kaç atıf aldınız? H-indeksiniz kaç? Hangi dergide yayımlandınız? Üniversitenizin sıralamasına ne kadar katkıda bulundunuz? Bütün bu sorular karşısında bir de Rus matematikçi Grigori Perelman'ın duruşuna bakın; ödüllü soruya vermiş olduğu ispat karşısında milyon doları reddedişindeki erdemli duruşuna bakın.

Elbette bunların tümü bütünüyle anlamsız ölçütler değildir. Fakat ölçü, amaç hâline geldiğinde bilim zarar görür. İnsan artık bir problemi çözmek için makale yazmaz; makale yazabilmek için problem aramaya başlar. Aynı düşünce küçük parçalara bölünür, birbirinin tekrarı çalışmalar çoğalır, yayın listeleri uzarken düşüncenin derinliği aynı oranda artmaz. Daha vahimi, kimi zaman başkasının fikrine, emeğine veya metnine yeterince saygı göstermeyen; intihale, haksız yazarlığa ve akademik emeğin gaspına kadar uzanan davranışlarla da karşılaşırız.

İşte burada kapitalist üretim zihniyetinin akademiye sızdığını düşünüyorum: daha çok üret, daha hızlı üret, görünür ol, puan topla, rekabet et. Oysa bilim fabrikasyon bir üretim değildir. Büyük bir matematiksel düşüncenin ne zaman doğacağını takvime bağlayamazsınız. Galois'ya "bu yıl kaç makale yayımladın?", Gödel'e "h-indeksin kaç?", Mirzakhani'ye "yıllık yayın hedefini tutturdun mu?" diye sormanın ne kadar anlamsız olduğunu düşünün. Onları matematik tarihinde kalıcı yapan şey yayın listelerinin uzunluğu değil, insan düşüncesinde açtıkları yeni yollardır.

Bu nedenle benim için asıl ayrım, eski bilim insanı ile yeni bilim insanı arasında değildir. Bilimi bir kariyer olarak yaşayanlarla, bilimi bir hakikat arayışı olarak yaşayanlar arasındadır.

Birincisi akademik yaşamını sürdürmek için üretir; ikincisi merak ettiği için. Birincisi çoğu zaman "Bu çalışma bana ne kazandırır?" diye sorar; ikincisi "Burada anlamadığım ne var?" diye. Bilimin büyük sıçramalarını yaratan soru da genellikle ikincisidir.

Ama genç akademisyenleri de kolayca suçlamak istemem. Çünkü bugün onları yayın yapmaya, proje bulmaya, atıf toplamaya, sürekli görünür olmaya zorlayan devasa bir akademik endüstri var. Dolayısıyla sorun yalnızca insanların ahlakında değil, onları biçimlendiren sistemdedir. Erdemli bilim insanı, biraz da bu sistemin baskısına rağmen bilimin özünü koruyabilen insandır.

Galois'dan Gödel'e, Mirzakhani'ye benim gördüğüm ortak çizgi tam da budur: Onlar matematiği yalnızca üretmediler; matematikle yaşadılar.

Belki ölüm karşısında çalışmayı sürdürmenin anlamı da burada yatıyor. İnsan ölümlü olduğunu bilir. Bilim insanı da bilir. Ama düşüncenin kendisinden daha uzun yaşayabileceğini de bilir.

Galois yirmi yaşında öldü; düşüncesi hâlâ yaşıyor.

Gödel öldü; ortaya koyduğu soru hâlâ önümüzde duruyor.

Mirzakhani öldü; açtığı yollar hâlâ matematikçileri yürütüyor.

Cahit Arf, Aydın Tiryaki, Timur Karaçay, Okay Çelebi aramızdan ayrıldı; ama yetiştirdikleri öğrenciler ve bıraktıkları matematik yaşamaya devam ediyor.

Sanırım gerçek bilimsel adanmışlık biraz da budur:

Ölümsüz olacağını sanmak değil; ölümlü olduğunu bile bile, senden sonra yaşayabilecek bir düşünceye dürüstçe emek vermek.


"Hadi Babam / Hadi Oğlum" metninde Eren'le birlikte çölü aşarken birbirine güç veren o dinamik, III. Mutla Çölü'nde yerini onun yokluğunu kabullenişe bırakıyor. Genelde annelerin duygusal bağları ön plandadır; ancak bir babanın, evladının kendi yoluna gitmesiyle yaşadığı yalnızlık ve kabulleniş süreci hakkında pek bir bilgimiz yok. Neler söyleyeceğinizi merak ediyorum?

Genelde toplumlarda babalığın duygusal coğrafyası görünmezdir, ya da gizlenmek zorundadır. Orada kabullenilen Eren'in yokluğu değil; onun artık kendi yolunda yürüyor oluşudur. Bunlar aynı şey değil. Evet evlat fiziksel olarak artık yanında olmayabilir ama onun babanın iç dünyasındaki varlığı mesafeyle ölçülemez. Evlat büyüdüğünde babanın hayatından çıkar mı hiç; yalnızca babanın yanından kendi yoluna geçer.

Belki de babalık, bir zamanlar "Hadi oğlum" diyerek yanında yürüttüğün evladına, zamanı geldiğinde sessizce "Hadi oğlum, şimdi kendi yoluna" diyebilmektir. Ama insan bunu söylerken, içindeki "Hadi babam" sesinin hiç susmayacağını da bilir.


Kitabın sonunda hayatı bir varıştan çok "tempo meselesi" olarak tanımlıyorsunuz. Mutlu olmak için sürekli bir koşu içinde mi olmak gerek?

Hayır. Buradaki koşu, yalnızca bir eylem biçimi. Benim için koşmak bunun bedensel karşılığı; bir başkası için yürümek, üretmek, okumak, yazmak, öğrenmek, sevmek ya da yeni bir şeye cesaret etmek olabilir.

Üstelik mesele yalnızca mutlu olmak da değil. Hayatın her anında mutlu olabileceğimize zaten inanmıyorum. Acı da, kayıp da, hayal kırıklığı da hayatın içinde. Asıl mesele, bütün bunların arasında kendini kaybetmemek; kaybettiğinde yeniden bulmak ve gerektiğinde kendini yeniden kurabilmek.

"Hayat bir tempo meselesidir" derken kastettiğim sürekli daha hızlı koşmak değil. Tam tersine, insanın kendi temposunu bulması. Bazen hızlanmak, bazen yavaşlamak, hatta gerektiğinde durmak; ama durduğun yerde hayattan vazgeçmemek.

Çünkü yaş almakla yaşamaktan çekilmek aynı şey değil. Ben hayatımın son dönemini bir köşeye çekilip, yalnızca geçmişi seyrederek ya da bedenimin ve hayatın bana getireceği acıları bekleyerek geçirmek istemiyorum. Gücüm yettiğince düşünmek, öğrenmek, üretmek, sevmek, merak etmek ve hareket etmek istiyorum.

Bu nedenle benim için koşu bir amaç değil; hayatla ilişkimi sürdürmenin yollarından biri. Bir gün koşamayabilirim. O zaman belki yürürüm. Yürüyemezsem başka bir şey üretirim, başka bir şey öğrenirim. Çünkü asıl mesele ayakların ne kadar hızlı gittiği değil, insanın içindeki hareketi kaybetmemesi.

Belki kitabın sonunda söylemek istediğim tam da bu: Hayatın temposu hızla değil, insanın kendini yenileme iradesiyle ölçülür.


Ünal Hocam, kendinizi en çok hangi kimliğinizle tanımlıyorsunuz: baba, akademisyen, koşucu, felsefeci, sanatçı ya da düşünür?

Ben Ünal Ufuktepe, hepsi bu.


Hayatta hâlâ gerçekleştirmek istediğiniz en büyük hayaliniz nedir?

O an ne istiyorsam o. Bugün hoca, hakem. Yarın belki yazar, belki bir ressam kim bilir. Ama değişmez olan tek gerçeğim sevgili, baba, kardeş ve dede olmak. Dibine kadar var olanları keyifle yaşıyorum.


Şunu merak ediyorum Ünal Hocam: Hayatın farklı alanlarında başarıyla iz bırakmış, düşünsel ve kişisel dönüşümünü yaşamına yansıtan bir isim olarak, hayatınızda sizi en çok değiştiren olay nedir, dersem yanıtınız ne olurdu?

Ankara Atatürk Lisesi yatakhanesinde görmüş olduğum iki saatlik işkence ve babamın ölümü.


Hayata Dair – Koşarak Öğrendiğim Şeyler adlı eserinizin geniş bir okur kitlesine ulaşmasını, okurların hayatına dokunarak onlara cesaret ve ilham vermesini diliyorum. Düşünme ve yazma yolculuğunuzun yeni ve kıymetli eserlerle devam etmesini içtenlikle diliyorum. Bana zaman ayırdığınız için de ayrıca teşekkür ederim.

Asıl ben teşekkür ederim, benim kalemimin sesi olduğunuz için. Kim bilir bakarsınız "Robin'in Gizemli Dostları" kitap serisi ile buluşuruz...

Yorum bırakın
Toplam Yorum Sayısı 0
Henüz yorum eklenmemiş
İşleminiz Sürüyor, Lütfen Bekleyiniz