Ali Taş: “Yemek bir günlüğüne açlığımı gideriyordu; kitap ise ömür boyu sürecek başka bir açlığımı.”
Söyleşi: Zeynep Gökçe Azman
Türkiye’nin köklü yayınevlerinden Kalan Yayınları tarafından yayımlanan Ali Taş imzalı Yılmaz’ın Öyküsü; yoksulluk ve şiddetin gölgesinde geçen bir çocukluğun, milyonların hayatına dokunan güçlü bir vicdan hareketine dönüşmesini konu alıyor. Yazar Ali Taş; okurunu fiziksel açlığın ortasında bilgiye tutunan Yılmaz’ın, "Gizem Yağmurları" programıyla kitlelere ulaşmasına ve "Umut Evi"nde sokaktan kurtardığı on sekiz çocuğa hem bir yuva hem de gerçek bir karakter eğitimi vermesine tanık ediyor. Roman bir yandan bu iyileşme ve "gerçek aile" olma sürecini işlerken, diğer yandan şüpheli bir ölüm, gizli kasetler ve derin yapılarla okuru nefes kesici bir gizemin içine sürüklüyor. Reyting uğruna değerlerini satmayan bir medya figürünün, sahte dostlukların ve çıkarcı ilişkilerin karşısındaki dimdik duruşu, iyiliğin aslında ne denli büyük bir cesaret gerektirdiğini sorgulatıyor. Biz de yazarımız Ali Taş ile yeni çıkan eseri hakkında oldukça keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.
Merhaba Ali Bey. Söyleşimize sizi tanıyarak başlamak isterim. Ali Taş kimdir?
Ali Taş, hayata yalnızca bakmayı değil, insanı anlamaya çalışmayı kendisine dert edinmiş bir yazar. Ben kendimi birkaç cümleyle tanımlamak zorunda kalsam; insanı, hayatı, acıyı, umudu ve vicdanı anlamaya çalışan bir yolcu olduğumu söylerim. Benim için hayat, sadece yaşadıklarımızdan ibaret değil; yaşadıklarımız karşısında nasıl bir insan olduğumuzla anlam kazanıyor. İnsan bazen sahip olduklarıyla değil, sahip olmadıkları hâlde – yani imkânsızlıklar içinde olduğu hâlde – başkalarına ne verebildiğiyle büyüyor.
Yılmaz’ın Öyküsü de biraz buradan doğdu. Çünkü ben, bütün kötülüklere rağmen iyi kalabilmenin mümkün olduğuna inanıyorum. Hatta bugün iyilik yapmanın, belki de kötülük karşısında dik durmak kadar büyük bir cesaret olduğuna inanıyorum.
Yeni kitabınız Yılmaz’ın Öyküsü raflardaki yerini aldı, hayırlı olsun. Ali Bey, eserinizi beğenerek, heyecanla okudum. Kanaatimce her eser, toplumsal ya da kişisel bir ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkar; sebepsiz yazılan metin yoktur. Aynı şekilde her yazarın da kalemi eline alırken bilinçli ya da sezgisel bir yönelimi, bir derdi, bir amacı bulunduğuna inanıyorum. Bu çerçevede sormak istiyorum. Ali Taş neden yazıyor?
Ben yazmayı bir tercih olmaktan çok, içimde birikenleri insanlarla paylaşma ihtiyacı olarak görüyorum. Bazı insanlar konuşarak anlatır, bazıları susarak… Ben, tabii ressamlığımı bir tarafa bırakırsak, duygu ve düşüncelerimi çoğu zaman yazarak anlatıyorum. Beni yazmaya iten şey; insanın acısı, yalnızlığı, haksızlığa uğraması, umudunu kaybetmesi ve buna rağmen yeniden ayağa kalkabilmesidir. Çünkü dünyada kötülüğün çok konuşulduğunu, iyiliğin ise çoğu zaman sessiz kaldığını düşünüyorum. Ben biraz o sessiz iyiliğe ses vermek istedim. Aslında kendimi bildim bileli özümün davranışlara yansıma biçimi hep böyle olmuştur.
Yılmaz’ın Öyküsü'nü yazarken de amacım sadece bir hikâye anlatmak değildi. Okurun kitabı kapattığında kendisine şu soruyu sormasını istedim: "Bunca kötülüğün içinde ben nasıl bir insan olmayı seçiyorum?" Eğer bir kitap, okurun içine böyle bir soru bırakabiliyorsa, bence görevini yapmıştır.
Romanınızda, her türlü zorluğa rağmen iyi kalmayı seçen bir karakterin mücadelesini okuyoruz. Yılmaz, "Gizem Yağmurları" programını ulusal kanala taşırken bile masadaki ince belli çayından ve samimiyetinden taviz vermiyor. Reyting ve gösterişin bu denli ön planda olduğu modern medya düzenini düşündüğümüzde, Yılmaz’ın bu ilkeli duruşu toplumdaki hangi eksikliğe ayna tutuyor?
Yılmaz’ın ince belli bardak içindeki demli çayından, samimiyetinden ve insanlığından vazgeçmemesi aslında küçük gibi görünen ama benim için çok büyük bir meseleyi anlatıyor: İnsan yükseldikçe kendisinden uzaklaşmamalı. Bunun hayatın bütün alanlarında geçerli olması gerektiğine inanıyorum. Bugün başarı çoğu zaman sahip olduklarımızla ölçülüyor. Daha çok para, daha çok görünürlük, daha yüksek reyting, daha fazla güç… Yılmaz ise başka bir şey söylüyor: "İnsan, ne kadar yükselirse yükselsin, geldiği yeri ve kim olduğunu unutmamalı."
Onun için reyting uğruna vicdanından vazgeçmek başarı değildir. Güç kazanmak için karakterini ayaklar altına almak, aslında kaybetmenin ta kendisidir. Anlayacağınız Yılmaz’ın dik duruşu biraz da bugün eksikliğini hissettiğimiz bir şeyi hatırlatıyor: Omurgalı olmak. Onurumuzu yaşantımızdan üstün tutmak bence varlığımızın gerçek gücüdür. Çünkü çoğunluğun yanında durmak kolaydır. Asıl mesele, herkes karşısındayken doğru bildiğinin yanında durabilmektir. Yani aslında ayak izi az olan yolu tercih edebilme cesareti, o insanın yaşamsal duruşu ve yaşama bakış açısıyla ilgilidir.
Umut Evi, Yılmaz’ın insanların hayatına doğrudan dokunduğu en önemli yapılardan biri. Buradaki çocuklara barınma sağlarken aynı zamanda onlara düşünmeyi, sorumluluk almayı ve konfor alanından çıkarak kendi potansiyellerini gerçekleştirmeyi öğretiyor. Yılmaz’ın bu çocuklara yaklaşımını kurgularken nasıl bir insan modeli ve eğitim anlayışı tasarladınız?
Yılmaz çocuklara acınacak insanlar olarak bakmıyor. Onlara sadece korunması gereken çocuklar gözüyle de bakmıyor. Onların içinde henüz keşfedilmemiş bir güç olduğuna inanıyor. Bu yüzden "Umut Evi" benim için yalnızca bir barınak değil; insanın yeniden kendisini inşa edebileceği bir okul durumundadır. Yılmaz çocuklara balık vermekle yetinmiyor, balık tutmayı öğretiyor. Onlara sorumluluk veriyor, düşünmeyi öğretiyor, hata yapmalarına izin veriyor ama yaptıkları hatanın sorumluluğunu da üstlenmelerini ve gelecekte hatalarını azaltmaya çalışmalarını istiyor. Çünkü gerçek eğitim, yalnızca bilgi vermek değildir. İnsana kendi hayatının sorumluluğunu taşıyabilecek bir karakter kazandırmaktır. Yılmaz’ın çocuklara vermek istediği en büyük şey de aslında budur: Bir ev, bir ekmek ve bir eğitimden daha fazlası… Kendilerini keşfederek yaşam yolculuklarında nasıl omurgalı bir insan olunabileceğini öğrenmelerini ve çocuklukları talan edilmiş, belki de hayalleri gaspı edilmiş bu çocukların kendilerine inanabilecekleri bir gelecek olduğunu düşünmelerini istedi Yılmaz.
Çok çarpıcı bir sahnede, günlerce aç kalan Yılmaz, elindeki son parayla bir lokantaya girip yemek yemek yerine sahaftan kitap almayı tercih ediyor ve “Yemek bir günlüğüne açlığımı gideriyordu. Kitap ise ömür boyu sürecek başka bir açlığımı,” diyor. Günümüz insanının her türlü imkâna rağmen hissettiği o büyük boşluğu düşündüğümüzde, okumanın ve öğrenmenin iyileştirici gücüne dair bize ne söylemek istersiniz?
İnsanın iki türlü açlığı olduğuna inanıyorum. Biri bedenin açlığıdır. Yemek yersiniz ve bir süre sonra o açlık diner. Diğeri zihnin ve ruhun açlığıdır. Onu doğru yol ve yöntemlerle doyurmanız gerekir. Doyurmadığınızda sahip olduğu devasa imkânları olsa bile insanın içinde büyük bir boşluk oluşur. Bu görünmeyen boşluk onu karanlık bir yalnızlığa sürükler. Ve bu boşluğun ağırlığı altında insan ezilebilir. İnsanoğlu fizikî açlığa dayanabilir dedik ama ruhsal açlığa mutlaka çözüm üretmek zorundadır. Günlük hayatta çok sayıda örneğini görüyoruz. Ruhsal boşluğunu çözemeyen insanlar yanlış ilişkiler yaşamakta ve toplum içinde uyumsuz davranışları ile dikkat çekmektedir. Anlayacağınız farklı sorunlar yaratabiliyor. Dikkat ederseniz bu durumdaki insanlar soluğu psikologların ya da psikiyatristlerin yanında alıyor. Bu durumdaki insanların gittikleri adreslerin yanlış olduğunu düşünüyorum.
Ruhsuz bedenler coğrafyasındaki tüm yalnızlıkların çözümü okumak ve bilgi sahibi olmaktır. Korkularımızın da gerçekte bilgisizlikten kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Bu anlamda Yılmaz’ın kitapları tercih etmesi aslında yoksulluğun romantikleştirilmesi değil. Tam tersine, onun içinde ne kadar büyük bir gelecek kurma isteği olduğunu da gösteriyor. Çünkü fizikî açlık gerçektir ama geçicidir. Bilgi ise insanın hayatını kalıcı bir şekilde değiştirebilir. Bir kitap bazen bir insanın kaderini değiştirebilir. Bir cümle, bir çocuğun hayatında yıllarca taşıyacağı bir iz bırakabilir. Ben kitapları biraz da bu yüzden önemsiyorum. İnsan bazen bir kitaptan yalnızca bilgi öğrenmez; kendisini yeniden kurmayı öğrenir. Hayal dünyası gelişir, umudu artar, yaşama bakış açısı değişir; okumanın, bilmenin değiştirici ve dönüştürücü bir gücü vardır.
Hasret’in şüpheli ölümü, gizli kasetler ve "Sessiz Kapan" protokolüyle birlikte kendimizi nefes kesici bir gerilimin tam ortasında buluyoruz. Hikâyenin bu karanlık, aksiyon dolu ve entrikalı evrenini kurgularken arka planda nasıl bir edebi hazırlık süreci geçirdiniz?
Yılmaz’ın Öyküsü'nü yalnızca bir dram ya da yaşam mücadelesi olarak kurmak istemedim. Çünkü hayatın kendisi de tek bir renkten oluşmuyor. İyiliğin olduğu yerde kötülük de var. Umudun olduğu yerde korku da var. Güvenin yanında ihanet, sevginin yanında kayıp var. Bu nedenle romanın duygusal omurgasının yanında bir de gizem ve gerilim katmanı oluşturmak istedim. Ancak benim için gerilim sadece "Ne olacak?" sorusundan ibaret değildi. Asıl sorum şuydu: "İnsan gerçeği öğrendiğinde onunla ne yapacak?" Hasret’in ölümü, gizli kasetler ve derin yapıların devreye girmesiyle birlikte hikâyenin karanlık tarafı ortaya çıkıyor. Fakat bütün bu gizemin merkezinde yine insan var. Çünkü en büyük sırların bile arkasında bir insanın korkusu, ihaneti, hırsı, sevgisi veya vicdanı bulunuyor.
Yılmaz’ın Öyküsü'nde, binlerce genci sokaktan ve bağımlılıktan kurtarmayı hedefleyen "Yaşayan Miras Projesi" öne çıkıyor. Gençlerin suça ve umutsuzluğa kolayca itildiğini göz önüne aldığımızda, edebiyatın bu tarz gerçek toplumsal sorunları ele alması sizce neden önemli?
Çünkü edebiyat yalnızca geçmişi anlatmamalı; bugünün yarasına da dokunmalı. Sokakta kaybolan bir çocuk, bağımlılığın içine sürüklenen bir genç, eğitimden kopmuş bir insan… Bunlar yalnızca istatistik değildir. Her birinin bir adı, bir ailesi, bir hayali ve belki de kurtarılmayı bekleyen bir geleceği vardır. Ben özellikle gençler konusunda şuna inanıyorum: Bir çocuğu karanlıktan çıkarmak, yalnızca bir çocuğu kurtarmak değildir; onun yaşayacağı bütün geleceği kurtarmaktır. Yeni yollar açabilmektir, umudunu artırmaktır, yaşama tutunma dallarını çoğaltmaktır. Edebiyat bunu tek başına çözemez elbette. Ama insanın vicdanına dokunabilir. Bazen bir toplumun değişmesi için önce bir insanın düşüncesinin değişmesi gerekir. Benim için "Yaşayan Miras"ın temelinde de bu düşünce var: İnsana yatırım yapmak, geleceğe yatırım yapmaktır. Günlük hayatta her zaman söylediğim gibi: "Sen kendine yatırım yaparsan, dünya da sana yatırım yapar."
Victor Hugo’nun Sefiller veya Dostoyevski’nin Suç ve Ceza gibi kült eserlerinde de yoksulluk, sokak çocukları ve ahlaki seçimler gibi büyük insanlık temalarının işlendiğini görürüz. Bu klasiklerde de rastladığımız "karanlığın içindeki vicdan" temasının, sizin eserinizle ortak ve ayrışan yönleri nelerdir?
Victor Hugo'da da Dostoyevski'de de insanın karanlıkla karşılaşmasına rağmen içindeki vicdanı araması beni çok etkileyen bir meseledir.
Yılmaz’ın Öyküsü'nde de benzer bir damar var. Ancak benim hikâyemde karanlığın karşısında duran insanın yalnızca hayatta kalmasını değil, başkalarının hayatını da değiştirebileceğini anlatmak istedim. Yılmaz kendi yaralarını yalnızca kapatmaya çalışmıyor. Kendi yaşadığı acının başkalarının kaderi olmasına engel oluyor. Kötülüklere izin vermiyor. Bence onun en büyük farkı burada. Çünkü insanın başına gelen kötülük, onu kötü bir insana dönüştürmek zorunda değildir. Hatta bazen insanın yaşadığı acı, onu başkalarının acısını anlayabilecek kadar güçlü bir vicdana dönüştürebilir. Görünen görünmeyen, büyük küçük acılar, bazen güçlü, onurlu ve merhametli bir vicdan yaratabilir. Yılmaz’ın hikâyesinde benim aradığım şey tam olarak buydu: Karanlığın insanı değiştirmesine izin vermemek. Karanlığın içinden geçip yine de ışık olabilmek.
Türkiye’den ve dünyadan en sevdiğiniz beş roman yazarını söylemenizi istesem yanıtınız ne olurdu?
Bu sorunun benim için tek bir cevabı yok. Ama beni düşünmeye, insanı anlamaya ve yazmaya en çok yaklaştıran isimler arasında Yaşar Kemal, Sabahattin Ali, Dostoyevski, Victor Hugo ve John Steinbeck diyebilirim. Bu yazarların ortak bir tarafı olduğunu düşünüyorum: İnsanı anlatırken yalnızca insanın yüzüne değil, ruhunun en karanlık ve en aydınlık taraflarına da bakmaları, diğer yazarlardan onları ayrı bir yerde tutmamı sağlıyor. Ben de yazarken insanın kusursuz tarafını değil, gerçek tarafını anlatmayı önemsiyorum.
Yazarlık serüveninizde bundan sonrası için kurduğunuz hayaller ve gelecek planlarınız nelerdir?
Benim için Yılmaz’ın Öyküsü bir son değil, yeni bir başlangıçtır. Anlaşılacağı üzere devamı da gelecektir. Öncelikle bu hikâyenin mümkün olduğunca çok insana ulaşmasını istiyorum. Çünkü kitabın içinde yalnızca bir insanın hikâyesi yok; yoksulluğa, haksızlığa, yalnızlığa, umutsuzluğa rağmen yeniden ayağa kalkmanın hikâyesi var.
Bir başka büyük hayalim de Yılmaz’ın Öyküsü'nün sinema ya da diziye uyarlanması. Çünkü Yılmaz’ın dünyasının yalnızca okunmasını değil, beyaz perdede ve ekranda da yaşanmasını istiyorum. Bu hikâyenin görsel dünyasının çok güçlü bir karşılığı olduğuna inanıyorum. Ama benim en büyük hayalim aslında çok daha basit. Bir gün bir okur bana gelip "Ali Bey, ben bu kitabı okuduktan sonra hayatımda bir şeyi değiştirdim." desin. İşte o zaman, yazdığım bütün cümlelerin bir anlamı olduğunu hissederim. Çünkü benim için yazarlığın en büyük ödülü çok satmak değil; bir insanın hayatına dokunabilmektir. Ve Yılmaz’ın bana öğrettiği en önemli şey de şu: İnsan dünyayı tek başına değiştiremeyebilir. Ama bir insanın dünyasını değiştirebilir. Bazen bir insanın dünyasını değiştirmek, bütün bir dünyayı değiştirmek kadar değerlidir.
Bize vakit ayırdığınız ve edebiyatımıza; iyilik, vicdan ve mücadele üzerine düşündüren bu eseri kazandırdığınız için teşekkür ederim Ali Bey. Yılmaz’ın Öyküsü'nün nice okura ulaşmasını, her okurun kendi hayatında yeni bir umudun kapısını aralamasını diliyorum. Kaleminizin ve edebiyat yolculuğunuzun daim olması dileğiyle…


