Ahmet Gönenç: "Kendimi, hayatı ve insanı anlamaya çalışan biri olarak görüyorum." - Kalan Basım Yayım Dağıtım (Kalan Yayınları)
Ahmet Gönenç: "Kendimi, hayatı ve insanı anlamaya çalışan biri olarak görüyorum."
31 Ağustos 2026
Ahmet Gönenç: "Kendimi, hayatı ve insanı anlamaya çalışan biri olarak görüyorum."
OKUNMA : 11

Söyleşi: Aslı Kemal Gürbey

Türkiye'nin köklü yayınevlerinden olan Kalan Yayınları tarafından yayımlanan Gri Kasketli Adam, insanın çocukluğundan yetişkinliğine uzanan içsel yolculuğunu; hatıralar, kayıplar, sessizlikler, yarım kalmış ilişkiler ve zamanın dönüştürücü etkisi üzerinden anlatan kısa durum öykülerinden oluşuyor. Kitaba adını veren Gri Kasketli Adam, belirli bir kişiden çok, geçmişiyle bugünü arasında gidip gelen; kendisini kapılarda, aynalarda, sokaklarda, mevsimlerde ve başka insanların hayatlarında arayan modern insanın ortak sureti olarak beliriyor.

Dut ağacı, üç papatya, hanımeli kokusu, eski değirmen, istasyon, trambolin, ay ve Venüs gibi tekrar eden imgeler, eserde kişisel hafızayla toplumsal değişim arasında güçlü bağlar kuruyor; kalabalıklaşırken yalnızlaşan, bolluk içinde kanaatini kaybeden ve konuştuğu hâlde anlaşılmayan günümüz insanına sessiz fakat etkili bir eleştiri yöneltiyor. 1979 yılında Batman'da doğan; öğretmenlik ve yöneticilik görevlerinin yanı sıra sivil toplum kuruluşlarında da sorumluluk üstlenen, yüksek lisansını antropoloji alanında tamamlayan Ahmet Gönenç, ilk kitabında büyük olaylardan ziyade insan ruhunda iz bırakan küçük anların peşine düşüyor ve okuru, kendi "Gri Kasketli Adam"ıyla karşılaşmaya davet ediyor. Biz de bu söyleşimizde Ahmet Gönenç ile yeni çıkan eseri üzerine bir söyleşi yaptık.


Merhaba Ahmet Bey. Yeni kitabınız hayırlı olsun. Sizi tanıyarak söyleşimize başlamak isterim. Ahmet Gönenç kimdir?

Teşekkür ederim. 1979 yılında Batman'da doğdum. Eğitim hayatımın ilk yıllarını doğduğum şehirde tamamladıktan sonra Atatürk Üniversitesi'nden mezun oldum ve öğretmenliğe başladım. Yıllar içinde öğretmenlik ve yöneticilik yaptım, sivil toplum kuruluşlarında çeşitli görevler üstlendim. Daha sonra antropoloji alanında yüksek lisansımı tamamladım.

Ama "Ahmet Gönenç kimdir?" sorusuna yalnızca bunlarla cevap verirsem kendimi eksik anlatmış olurum sanırım. Kendimi, hayatı ve insanı anlamaya çalışan biri olarak görüyorum. Çocukluğumdan beri insanların davranışlarını, ilişkilerini ve zaman içinde nasıl değiştiklerini gözlemlemeyi seviyorum. Belki antropolojiye yönelmemin, belki de öykü yazmamın altında aynı merak vardır.

Sanırım bu yüzden antropoloji ile edebiyat benim dünyamda birbirinden çok uzak iki alan olmadı. Antropoloji bana insana biraz dışarıdan bakmayı, edebiyat ise onun içine girmeyi sağladı. Birinde insanı anlamaya çalışırken diğerinde hissetmeye ve anlatmaya çalışıyorum. Öğretmenlik ve yöneticilik yıllarım da bana çok farklı hayatlara dokunma ve çok farklı insan hikâyelerine tanıklık etme imkânı verdi.

Bir de çocukluğun insanın hayatındaki yerini önemseyen biriyim. İnsan büyüdüğünde çocukluğunu geride bıraktığını düşünüyor ama bence pek öyle olmuyor. Bir sokak, bir koku, eski bir eşya, bir ağaç ya da yıllar sonra duyduğunuz bir ses sizi bir anda yıllar öncesine götürebiliyor. Ben de geçmişi geride bırakabilenlerden değilim galiba. Unutmaktan çok hatırlamaya meyilliyim. Bunun yazdığım öykülere de fazlasıyla yansıdığını düşünüyorum.

Yazmaya da biraz buradan bakıyorum. Büyük olayların peşinden gitmekten çok, insanın içinde iz bırakan küçük anlarla ilgileniyorum. Çünkü bazen yıllarca yaşadığımız bir dönemi unutuyoruz ama bir masanın etrafında edilen bir cümleyi, çocukken çıktığımız bir ağacı ya da birinin giderken yüzümüzde bıraktığı ifadeyi unutmuyoruz. Bana göre insanın asıl hikâyesi biraz da bu küçük anların içinde saklı.

Dolayısıyla girişte sözünü ettiğiniz öğretmen, yönetici ve antropoloji eğitimi almış Ahmet Gönenç'in yanında bir başka Ahmet Gönenç daha var: Geçmişiyle bugünü arasında gidip gelen, insanları gözlemleyen, küçük ayrıntıları önemseyen ve hâlâ insanı, hayatı ve kendisini anlamaya çalışan biri. Gri Kasketli Adam da sanırım en çok o tarafımdan doğdu.

Yazarken büyük olaylardan çok, çoğu insanın fark etmeden geçip gittiği küçük anlara takılıyorum. Bir kokuya, eski bir sokağa, yarım bırakılmış bir eşyaya, yıllar sonra hatırlanan küçücük bir ana… Çünkü insanın hikâyesinin biraz da buralarda saklı olduğuna inanıyorum.

Kısacası öğretmenim, antropoloji eğitimi aldım, şimdi de ilk kitabıyla okurun karşısına çıkan bir öykü yazarıyım. Ama bütün bunların ötesinde hâlâ insanı ve kendimi anlamaya çalışan biriyim.


Ahmet Bey, kanaatimce her eser, toplumsal ya da kişisel bir ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkar; sebepsiz yazılan metin yoktur. Aynı şekilde her yazarın da kalemi eline alırken bilinçli ya da sezgisel bir yönelimi, bir derdi, bir amacı bulunduğuna inanıyorum. Bu çerçevede sormak istiyorum. Ahmet Gönenç neden yazıyor?

Sanırım benim için yazmak, önce anlamaya çalışmakla başlıyor. İnsanı, hayatı, zamanı ve belki en çok da kendimi anlamaya çalışmakla… Çocukluğumdan beri çok düşünen, gözlemleyen ve yaşadıklarının üzerinde duran biriyim. Bazı insanlar yaşadıkları bir anı geride bırakıp yollarına devam edebilirler; ben pek edemiyorum. Bir söz, bir bakış, bir ayrılık, eski bir sokak ya da yıllar önce yaşanmış küçücük bir an zihnimin bir yerinde kalıyor. Yazmak biraz da onların peşinden gitmek benim için.

Bir başka sebebi de insanın anlaşılma ihtiyacı. Bana göre insanın en temel arayışlarından biri anlaşılmaktır. Hayatımız boyunca konuşuyoruz, anlatıyoruz, ilişkiler kuruyoruz ama buna rağmen birbirimizi gerçekten ne kadar anlayabiliyoruz, bundan emin değilim. Bazen insan en yakınındakine bile anlatamadığı bir şeyi hiç tanımadığı birine yazdığı birkaç cümleyle anlatabiliyor. Edebiyatın çok güçlü taraflarından biri de bu sanırım. Birbirini hiç tanımayan iki insan, bir öykünün içinde aynı duyguda buluşabiliyor.

Yazarken toplumsal değişim de ister istemez metinlerime giriyor. Çocukluğumun dünyasıyla bugünün dünyasını karşılaştırdığımda büyük bir değişim görüyorum. İmkânlarımız arttı, evlerimiz büyüdü, iletişim araçlarımız çoğaldı; fakat aynı ölçüde birbirimize yaklaştığımızı söylemek zor. Hatta bazen tam tersinin gerçekleştiğini düşünüyorum. Kalabalıklaştık ama yalnızlaştık, daha çok konuşuyoruz ama birbirimizi daha az dinliyoruz. Gri Kasketli Adam'da geçmişe sık sık dönmemin nedeni geçmişi kusursuz bulmam değil. Geçmiş üzerinden bugüne bakmaya çalışıyorum. Neyi kazandığımız kadar neyi kaybettiğimizi de görmek istiyorum.

Ben büyük olaylardan çok küçük anların insanıyım galiba. Bir dut ağacına tutunan çocuk, buğulu bir araba camından dışarıya bakan adam, yarım bırakılmış bir örgü, eski bir istasyonda bekleyen insanlar… Bunlar dışarıdan bakıldığında sıradan şeyler. Fakat insan hayatının büyük kısmının da böyle sıradan görünen anlardan oluştuğunu düşünüyorum. Bazen küçücük bir ayrıntı, insanın bütün geçmişini içinde taşıyabiliyor. Bu yüzden yazarken o ayrıntıların peşine düşüyorum.

Bir de yazmanın insanın kendisiyle yaptığı uzun bir konuşma olduğuna inanıyorum. Gri Kasketli Adam'ın bir yerde "Beni en çok ben anlıyorum," demesi ve eve gidip kendisiyle uzun uzun konuşmak istemesi biraz bunu anlatıyor. Belki ben de yazarken kendimle konuşuyorum.

Dolayısıyla "Ahmet Gönenç neden yazıyor?" sorusunun tek bir cevabı yok. Hatırlamak için, anlamak için, anlatmak için, kaybolup giden küçük şeylerin izini sürmek için yazıyorum. Ama hepsinin altında sanırım aynı arayış var: İnsanı anlamaya çalışmak. Çünkü insanı anlamaya çalışırken dönüp dolaşıp kendinizle karşılaşıyorsunuz. Belki yazmak benim için tam olarak budur; başkalarının hikâyelerinden geçerek kendi içime doğru yaptığım uzun bir yolculuk.


Öğretmenlik, yöneticilik ve antropoloji eğitimi... Bu üç farklı alan da odağına "insan"ı alıyor. Ancak biri eğitmeyi, diğeri yönetmeyi, üçüncüsü ise anlamayı hedefliyor. Bu üç deneyim bir araya geldiğinde, yazılarınızı, kurgularınızı ele alma biçiminize etki ediyor mu?

Evet, kesinlikle etkiliyor. Bu arada daha önce değinmediğim bir ayrıntıyı da burada söylemiş olayım; sosyoloji lisans eğitimimi de tamamladım. Dolayısıyla öğretmenlik, yöneticilik, sosyoloji ve antropoloji aslında hayatımın farklı dönemlerinde karşıma çıkan ama merkezinde hep insanın olduğu alanlar oldu.

Düşününce aralarında ilginç bir bağ olduğunu ben de görüyorum. Öğretmenlikte insanın yetişmesine eşlik ediyorsunuz, yöneticilikte insanlarla birlikte bir şeyler yapmaya ve farklı insanları ortak bir noktada buluşturmaya çalışıyorsunuz. Geçmişimle ilgili değinmediğim bir nokta vardı. Ben ayrıca sosyoloji bölümünü de bitirdim. Sosyoloji insana toplumun içinden bakmayı, antropoloji ise insanı kültürüyle, geçmişiyle, alışkanlıklarıyla ve ürettiği anlamlarla birlikte değerlendirmeyi öğretiyor. Dört ayrı yol gibi görünseler de benim hayatımda hepsi aynı kavşağa çıkıyor: insan.

Öğretmenlik yıllarım boyunca çok farklı çocuklara, gençlere ve ailelere tanıklık ettim. Aynı ortamda bulunan, aynı sıralarda oturan iki çocuğun bile hayata bambaşka gözlerle bakabildiğini gördüm. Bazen bir öğrencinin söylediği küçücük bir cümle, bazen de söylemeyip sustuğu bir an, size onun dünyası hakkında çok şey anlatabiliyor. Sanırım öğretmenlik bana insanın bu küçük işaretlerini fark etmeyi öğretti.

Yöneticilik ise insanın başka bir tarafını gösterdi. Farklı beklentileri, çatışmaları, kırgınlıkları, birlikte hareket etmenin zorluklarını gördüm. Bir insanı yalnızca o anda yaptığı bir davranışla değerlendirmenin çoğu zaman eksik olduğunu orada daha iyi anladım. Çünkü herkes bulunduğu yere geçmişini, karakterini, yaşadıklarını ve görünmeyen yüklerini de getiriyor.

Sosyoloji bütün bu bireysel hikâyelerin arkasındaki toplumu görmemi sağladı. İnsan yalnız başına şekillenmiyor; ailesiyle, mahallesiyle, yaşadığı dönemle, ekonomik şartlarla ve toplumun değerleriyle birlikte değişiyor. Bu nedenle öykülerimde geçmiş ile bugünü karşılaştırırken aslında yalnızca kendi geçmişime dönmüyorum. Bir bakıma toplumun geçirdiği değişimi de anlamaya çalışıyorum. Çocukluk öyküsünde kalabalık aile sofralarından bugünün daha küçük ailelerine, kanaatten bolluğa ama aynı zamanda yalnızlaşmaya doğru yaptığım karşılaştırma bunun örneklerinden biri.

Antropoloji ise bu bakışı biraz daha derinleştirdi diyebilirim. İnsanı kültüründen, geçmişinden, yaşadığı mekândan ve taşıdığı hafızadan bağımsız düşünmemeyi öğretti. Bu yüzden öykülerimde bir dut ağacı bazen yalnızca bir ağaç değildir; bir ev yalnızca dört duvar değildir; eski bir istasyon da yalnızca trenlerin gelip geçtiği bir yer değildir. İnsan yaşadığı yerlere kendinden bir şey bırakıyor, o yerlerden de kendine bir şeyler alıyor.

Bütün bunların yazdıklarıma doğrudan ya da dolaylı olarak yansıdığını düşünüyorum. Ama yazarken masaya öğretmen, yönetici, sosyolog ya da antropolog kimliğiyle oturmuyorum. Bunlar daha çok arka planda duran ve insana farklı açılardan bakmamı sağlayan pencereler. Masaya oturduğumda ise yalnızca hikâyesini anlatmaya çalışan biriyim.

Belki bütün bu deneyimlerin bana öğrettiği en önemli şey şudur: Bir insanı anlamak için yalnızca bugününe bakmak yetmiyor. İnsan biraz çocukluğudur, biraz ailesidir, biraz mahallesidir, biraz içinde yaşadığı toplum ve kültürdür; biraz da kaybettikleri, hatırladıkları ve geride bıraktıklarıdır. Sanırım benim öykülerimde peşine düştüğüm insan da tam olarak böyle biri.


Çocukluk öyküsünde, az olanın insanı aç bırakmadığı fakat bugünkü bolluğun insanı yalnızlaştırdığı söyleniyor. Sizce çağımızda kaybettiğimiz şey ekonomik kanaat mi, aile sıcaklığı mı, yoksa birlikte yaşama ahlakı mı?

Bence bunları birbirinden tamamen ayırmak mümkün değil. Ekonomik kanaati kaybettikçe aile ilişkilerimiz, aile sıcaklığı azaldıkça da birlikte yaşama biçimimiz değişti. Ama üçünün içinden birini öne çıkarmam gerekirse, sanırım birlikte yaşama ahlakı derdim. Çünkü kanaat de paylaşmak da aile sıcaklığı da biraz onun içinde anlam kazanıyor.

Çocukluk öyküsünde "çok olmanın sevgiyi azaltmadığı, az olanın aç bırakmadığı zamanlar" derken aslında yoksulluğu güzellemek gibi bir düşüncem yok. Geçmişin ekonomik şartlarının bugünden daha iyi olduğunu da söylemiyorum. Anlatmaya çalıştığım şey başka: Az olanın paylaşılabildiği bir hayatla, çok olanın paylaşılmadığı bir hayat arasındaki fark.

Çocukluğumda kalabalık sofralar vardı. Sofrada çok fazla çeşit olmayabilirdi ama o sofranın etrafında çok insan vardı. Bugün sofralarımız zenginleşti, evlerimiz büyüdü, imkânlarımız arttı; fakat sofranın etrafındaki insanlar azaldı. Benim asıl dikkat çekmek istediğim çelişki biraz burada. Bolluk tek başına insanı yalnızlaştırmaz elbette. Bizi yalnızlaştıran, bollukla beraber hayatımıza yerleşen bireyselleşme ve birbirimize duyduğumuz ihtiyacın azaldığı düşüncesi olabilir.

Kanaat meselesini de yalnızca ekonomik anlamda görmüyorum. Kanaat, biraz da elindekinin kıymetini bilme hâlidir. Bu bir eşya olabilir, bir ev olabilir ama bir insan da olabilir. Sürekli daha iyisini, daha yenisini, daha fazlasını arayan bir hayat biçimi zamanla insan ilişkilerine de sirayet ediyor. Eşyayı kolayca değiştirmeye alıştığımız gibi insanlardan da çabuk vazgeçmeye başlayabiliyoruz. Belki çağımızın asıl sorunlarından biri bu: Sahip olduklarımız çoğalırken kıymetini bildiklerimiz azalıyor.

Aile sıcaklığı da bundan bağımsız değil. Burada geçmişi bütünüyle idealize etmek istemem. Geçmişin de kendi sorunları, eksiklikleri ve zorlukları vardı. Fakat insanların birbirine daha fazla ihtiyaç duyduğu, hayatın daha çok birlikte sürdürüldüğü bir tarafı da vardı. Bugün iletişim imkânlarımız hiç olmadığı kadar fazla ama birbirimizin hayatına gerçekten ne kadar temas ediyoruz, bundan emin değilim.

Dolayısıyla bana göre kaybettiğimiz şey sadece ekonomik kanaat ya da aile sıcaklığı değil; birbirimize yer açma alışkanlığımız. Aynı sofrada oturmayı, birbirimizi dinlemeyi, bazen birbirimize katlanmayı, elimizdekini paylaşmayı ve bir insanın hayatımızdaki varlığının kıymetini bilmeyi biraz kaybettik.

Belki Çocukluk öyküsündeki o sofra da bu yüzden benim için yalnızca geçmişte kalmış bir aile sofrası değil. Bugünden geriye baktığımda kendime sorduğum bir soru aynı zamanda: Çoğalırken neyi eksilttik?


Dut'a Tutunmak'ta çocuk, sınırlı bir bahçede sınırsızca özgürken, yetişkin adam çok daha büyük bir dünyada küçülen hayallerle yaşıyor. Modernleşme insana gerçekten özgürlük mü verdi, yoksa yalnızca sınırlarının yerini mi değiştirdi?

Modernleşmenin insana çok büyük özgürlük alanları açtığı bir gerçek. Bugün ulaşabildiğimiz bilgi, gidebildiğimiz yerler, kurabildiğimiz ilişkiler, sahip olduğumuz imkânlar geçmişle kıyaslanamayacak kadar fazla. Bunu yok saymak ya da geçmişi romantikleştirerek bugünü bütünüyle eleştirmek doğru olmaz. Ama sanırım mesele, imkânlarımızın artmasıyla kendimizi daha özgür hissedip hissetmediğimiz arasında.

Dut'a Tutunmak'ta anlatmaya çalıştığım çelişki biraz bu. Çocuğun dünyasının fiziksel sınırları oldukça küçük: bir ev, bir bahçe, bir yürüyüş yolu ve bir dut ağacı… Ama o küçücük dünyanın içinde hayal edebildiği şeylerin sınırı yok. Dut ağacına çıkıyor, gözlerini kapatıyor ve kendine başka dünyalar kurabiliyor. Yetişkin olduğunda ise önünde çok daha büyük bir dünya var; istediği yere gidebilir, çok daha fazla şeye ulaşabilir. Buna rağmen "dünyası da hayalleri de o bahçeli ev kadar büyük" değildir artık.

Bu nedenle modernleşmenin sınırlarımızı ortadan kaldırmaktan çok, bir kısmının yerini değiştirdiğini düşünüyorum. Eskiden sınırlar daha görünürdü; ekonomik şartlardı, mesafelerdi, ulaşım ve iletişim imkânlarının yetersizliğiydi. Bugünün sınırları ise çoğu zaman görünmüyor. Zamanın hızına yetişme telaşı, tüketme isteği, başarı beklentisi, başkalarının hayatlarıyla kendimizi kıyaslama hâli ve sürekli bir yerlere yetişme zorunluluğu… Belki bahçenin duvarlarını yıktık ama bu kez duvarların bir kısmını kendi içimizde ördük.

Çocukken sahip olmadığımız şeyleri hayal ederdik; bugün sahip olduğumuz şeylere bile zaman ayıramıyoruz. Bana göre modern insanın çelişkilerinden biri de burada. Seçeneklerimiz çoğaldıkça özgürleşeceğimizi düşündük ama seçeneklerin çokluğu bazen başka bir yük oluşturdu. Daha uzağa gidebiliyoruz fakat kendimizle baş başa kalabileceğimiz bir yer bulmakta zorlanıyoruz.

Öyküde dut ağacının benim için önemli olmasının nedeni de bu. O ağaç çocuğu hiçbir yere götürmüyor aslında. Çocuk aynı bahçede, aynı ağacın üzerinde duruyor; fakat zihninde istediği yere gidebiliyor. Yıllar sonra dışarıdaki dünya büyüyor ama içerideki dünya küçülüyor. Öykünün sonunda "dışarıdaki yolculuk belki bir gün biterdi ama içindeki yolculuk asla bitmiyordu" derken biraz da insanın asıl özgürlük alanının nerede olduğunu sorguluyorum.

O yüzden modernleşme bize özgürlük vermedi diyemem; verdi, hem de çok önemli özgürlükler verdi. Fakat her kazancın yanında bazı şeyleri de geride bıraktık. Bana göre asıl soru, dünyanın sınırlarının ne kadar genişlediği değil; insanın içindeki dünyanın da onunla birlikte genişleyip genişlemediği. Dut'a Tutunmak biraz da bu sorunun öyküsü.


Kitabın hemen her öyküsünde çocukluk güvenli, yetişkinlik ise yorucu ve eksiltici bir alan olarak karşımıza çıkıyor. Çocukluğu romantize mi ediyoruz yoksa Freud'un dediği "çocukluk anavatanımız" mı?

Sanırım ikisi de var. İnsan geçmişe dönüp baktığında çocukluğunun güzel taraflarını daha fazla hatırlamaya eğilimli. Zaman bazı şeyleri süzüyor; kırgınlıkların, sıkıntıların bir kısmını geride bırakırken güzel anları daha görünür hâle getirebiliyor. Dolayısıyla çocukluğu zaman zaman romantize ettiğimizi kabul etmek gerekir. Ben de bundan tamamen bağımsız olduğumu söyleyemem.

Ama Gri Kasketli Adam'daki çocukluk yalnızca "ne güzel günlerdi" duygusuyla kurduğum bir geçmiş değil. Zaten öykülerde korkan, merak eden, anlam veremeyen, bazen yalnız kalan bir çocuk da var. Dut'a Tutunmak'ta geceleri mutfağa gitmeye korkan çocuk da aynı çocuk; o bahçede kendisini sınırsızca özgür hisseden de. Dolayısıyla benim özlediğim şey kusursuz bir çocukluk değil; çocuğun dünyayla kurduğu ilişkinin saflığı ve henüz hayat tarafından fazlaca biçimlendirilmemiş hâli.

Louise Glück'ün Yuvaya Dönüş şiirinde çok sevdiğim bir ifade var: "Dünyaya bir kez çocukken bakarız. Gerisi hatıradır." Sanırım benim öykülerimdeki çocukluk duygusunu da bu iki cümle oldukça iyi anlatıyor. Çocukken bir ağaca yalnızca ağaç, bir sokağa yalnızca sokak, bir eve yalnızca ev olarak bakmıyoruz. Onlara kendi dünyamızı, korkularımızı, hayallerimizi yüklüyoruz. Sonra büyüdüğümüzde aynı yerlere artık ilk kez bakamıyoruz; onlara hatırladıklarımızın içinden bakıyoruz. Belki çocukluğu bu kadar güçlü yapan şey de budur: Dünyayla ilk karşılaşmamız olması.

Sorunuzdaki "çocukluk anavatanımız" ifadesini bu nedenle çok anlamlı buluyorum. Çünkü insan büyüyor, başka şehirlere gidiyor, başka evlerde yaşıyor, farklı insanlar tanıyor; fakat içinde ilk öğrendiği dünyanın izlerini taşımaya devam ediyor. İlk korkularımızı, ilk sevinçlerimizi, sevgiyi, kaybetmeyi, güvenmeyi, hatta dünyaya nasıl bakacağımızı büyük ölçüde orada öğreniyoruz. Sonra ne kadar uzağa gidersek gidelim, bazen bir koku, bir ses, bir yemek ya da bir ağaç bizi hiç beklemediğimiz bir anda oraya geri götürüyor.

Benim öykülerimde yetişkin adamın sürekli çocukluğuna dönmesinin sebebi de biraz bu. Aslında geçmişe dönerek bugünü anlamaya çalışıyor. Buğulu Cam'da arabadaki adamın buğulu camdan geçmişindeki çocuğa bakması benim için önemli bir sahne. Orada yetişkin bir adam çocukluğunu yalnızca özlemiyor; bugünkü kendisini o çocuğa bakarak anlamaya çalışıyor.

Yetişkinliği ise bilinçli olarak karanlık ya da mutsuz bir dönem şeklinde kurduğumu düşünmüyorum. Fakat büyümek beraberinde bir farkındalık getiriyor. Çocukken zamanın geçtiğini bilmiyorsunuz. İnsanların bir gün gidebileceğini, bazı ilişkilerin biteceğini, anne babanın yaşlanacağını, bazı hayallerin gerçekleşmeyeceğini düşünmüyorsunuz. Yetişkinlikte ise bütün bunları biliyorsunuz. Belki de insanı değiştiren, düşündüren ve ağırlaştıran büyümek değil, hayatın geçici olduğunun farkındalığına varmak.

Bu yüzden çocukluğu benim için bir kaçış yeri olarak değil, insanın kendisini anlamak için zaman zaman dönüp baktığı ilk adres olarak görüyorum. İnsan oraya gerçekten geri dönemiyor elbette. Zaten dönse muhtemelen hatırladığı yeri de bulamayacak. Çünkü değişen yalnızca sokaklar, evler ya da insanlar değil; kendisi de değişti.

Belki Gri Kasketli Adam'ın çocukluğa bu kadar sık dönmesinin nedeni de budur: Orada kaybettiği bir zamanı aramaktan çok, bugünkü hâlinin nereden geldiğini anlamaya çalışıyor. Çocukluk anavatanımızsa, insan hayatının geri kalanı biraz da o anavatandan yanında ne getirdiğini ve yolda neleri kaybettiğini anlama çabasıdır.


Kendi Kendine'de "Beni en çok ben anlıyorum" diyen bir adam görüyoruz. İnsanın kendisine yetmesi bir olgunluk göstergesi midir, yoksa başkaları tarafından anlaşılma umudunu kaybettiği noktada geliştirdiği bir savunma mekanizması mı?

Bence ikisi arasında çok ince bir çizgi var. İnsanın kendisiyle kalabilmesi, kendi sessizliğinden rahatsız olmaması ve sürekli başkalarının varlığına ihtiyaç duymadan yaşayabilmesi elbette bir olgunluk göstergesi. Hatta insanın önce kendisini tanıması ve anlaması gerektiğine inanıyorum. Filmlerini çok sevdiğim Rus yönetmen Andrey Tarkovski'nin bu konuda çok sevdiğim bir sözü vardır: "Kendinizi, kendinizle zaman geçirmeyi yalnızlık sanmayacağınız şekilde yetiştirin." Bu söz benim yalnızlığa bakışımı da oldukça iyi anlatıyor. Fakat "Beni en çok ben anlıyorum" cümlesinin içinde yalnızca böyle bir olgunluk yok. Biraz kırgınlık, biraz kabulleniş, belki biraz da anlaşılmaktan vazgeçiş var.

Kendi Kendine'de Gri Kasketli Adam'ın yalnızlığı sevmesi ve kendisiyle konuşması aslında bir tercih gibi görünüyor. Eve gidip kendine çay demlemek ve kendisiyle uzun uzun sohbet etmek istiyor. Tarkovski'nin söylediği anlamda, kendi varlığını yalnızlık olarak görmeyen bir tarafı var. Fakat ben onun yalnızlığını bütünüyle isteyerek seçtiğini de düşünmüyorum. İnsan bazen uzun süre anlaşılmadığını hissettiğinde yalnızlığı seçmiyor; ona alışıyor. Sonra da alıştığı şeyi sevdiğini düşünmeye başlıyor. Gri Kasketli Adam'ın yalnızlığında biraz böyle bir taraf da var.

Çünkü bana göre insan kendisine yetebilir ama yalnızca kendisiyle tamamlanamaz. İnsan sosyal bir varlık. Görülmeye, duyulmaya, anlaşılmaya ve başka bir insanla gerçek bir bağ kurmaya ihtiyaç duyuyor. Kendini anlamak önemli ama bazen insanın kendisinde göremediği bir tarafını başka bir insanın bakışında görmesi de gerekiyor. Belki de bu yüzden hayatımız boyunca bizi gerçekten anlayabilecek insanları arıyoruz.

Burada "anlaşılmak" ile "onaylanmak" arasındaki farkı da önemsiyorum. Anlaşılmak, karşınızdaki insanın sizinle aynı fikirde olması değildir. Bazen size karşı çıkabilir, sizi eleştirebilir ama yine de ne söylemeye çalıştığınızı, nereden konuştuğunuzu anlayabilir. Sanırım insanın aradığı şey de tam olarak bu: Her söylediğine hak veren biri değil, sustuğu yerde bile ne demek istediğini hissedebilen biri.

Fakat yaş ilerledikçe insanın bu konudaki beklentisi de değişiyor. Gençken herkes tarafından anlaşılmak istiyoruz belki; zamanla bunun mümkün olmadığını öğreniyoruz. Sonra çevre daralıyor. Artık çok insanın sizi anlamasını değil, birkaç insanın gerçekten anlayabilmesini yeterli görmeye başlıyorsunuz. Bazen bir kişinin bile sizi gerçekten anlaması büyük bir şey hâline geliyor.

Bu yüzden "Beni en çok ben anlıyorum" cümlesini bir zafer cümlesi olarak görmüyorum. "Kimseye ihtiyacım yok" diyen güçlü bir adamın sözü de değil benim için. Daha çok, kendisiyle kalabilmeyi ve kendisini anlamayı öğrenmiş ama hâlâ başka bir insan tarafından anlaşılma ihtimalinden bütünüyle vazgeçmemiş birinin cümlesi.

Belki insanın olgunlaşması, kimseye ihtiyaç duymamak değil; kendisiyle geçirdiği zamanı yalnızlık olarak görmeyecek kadar kendisini tanımak, ama bir başkası tarafından anlaşılma arzusundan da vazgeçmemektir. Gri Kasketli Adam'ın kendi kendine konuşması da biraz bu iki hâlin arasında duruyor.


İstasyon İnsanları'nda "Kimse kimsenin yurdu değil artık, sadece uğrak yeri" düşüncesi öne çıkıyor. Günümüz ilişkilerinin geçiciliğini yalnızca çağın hızına bağlamak kolaycılık değil midir; insanlar artık bağlanamıyor mu, yoksa bağlanmanın bedelini ödemek istemiyor mu?

Bence yalnızca çağın hızına bağlamak gerçekten kolaycılık olur. Çağın hızı, teknoloji, iletişim biçimlerimizin değişmesi elbette ilişkilerimizi etkiliyor ama sonuçta bütün sorumluluğu zamana yükleyemeyiz. Çağı oluşturan da biziz. Belki asıl mesele insanların bağlanma yeteneğini kaybetmesinden çok, bağlanmanın gerektirdiği bedeli ödemeye eskisi kadar istekli olmaması.

Çünkü bağlanmak yalnızca sevmek değildir. Bir insanın hayatında kalmak; emek vermeyi, zaman ayırmayı, bazen beklemeyi, bazen affetmeyi, bazen de kendi konforundan vazgeçmeyi gerektiriyor. Bir insanla gerçekten bağ kurduğunuzda onun yalnızca güzel taraflarını değil, eksiklerini, değişimlerini, zor zamanlarını da hayatınıza kabul ediyorsunuz. Günümüz insanının belki de en çok zorlandığı yer burası. İlişkinin güzel tarafını istiyoruz ama yükünü taşımakta aynı ölçüde istekli olmayabiliyoruz.

İstasyon İnsanları'ndaki istasyon da biraz bunun metaforu. İnsanlar geliyor, bir süre hayatımızda kalıyor ve sonra gidiyor. Öyküde "İnsan, insana sığınak değil artık; kısa bir durak, elvedasız bir mola" derken aslında insan ilişkilerindeki bu geçicilik duygusuna bakıyorum. Fakat burada "eskiden herkes birbirine bağlıydı, şimdi kimse kimseyi sevmiyor" gibi romantik bir karşılaştırma yapmak istemiyorum. Geçmişte de insanlar ayrılıyordu, ilişkiler bitiyordu, insanlar birbirini incitiyordu. Değişen belki de vazgeçmenin kolaylığı ve alternatiflerin çokluğu.

Bugün bir şey bizi mutsuz ettiğinde onu onarmaktan önce değiştirmeyi düşünüyoruz. Bunun yalnızca insan ilişkilerine özgü olduğunu da sanmıyorum. İçinde yaşadığımız tüketim kültürü bize sürekli yenisini, daha iyisini, daha uygununu bulabileceğimizi söylüyor. Bu düşünce zamanla ilişkilerimize de sızabiliyor. Oysa insan ilişkileri kusursuz olanı bulmakla değil, bazen kusurlu olanla birlikte yol alabilmekle derinleşiyor.

Bir de seçeneklerin çokluğu meselesi var. Çok fazla insanla iletişim kurabiliyoruz ama iletişim kurmakla bağ kurmak aynı şey değil. Yüzlerce insana ulaşabiliyoruz fakat bir insanın yanında gerçekten kalmak hâlâ zaman istiyor. Belki çağımızın çelişkilerinden biri de bu: Ulaşabildiğimiz insan sayısı arttı ama hayatımızda tutabildiğimiz insanların sayısı azaldı.

Öyküde babanın çocuğa söylediği bir cümle var: "İnsan dediğin, yanında durandır. Giden çok olur ama kalan kıymetlidir." Çocuk o cümleyle büyüyor fakat yetişkin olduğunda başka bir dünyayla karşılaşıyor. Benim için öykünün asıl meselesi de burada. Kalmak, yalnızca fiziksel olarak birinin yanında bulunmak değil; zor zamanda da orada olmak, karşındakini anlamaya çalışmak ve ilişkinin sorumluluğunu taşımaktır.

Bu yüzden "İnsanlar artık bağlanamıyor mu?" sorusuna tamamen evet diyemem. Bence hâlâ bağlanıyoruz, hâlâ seviyoruz ve hâlâ birilerine yurt olmak istiyoruz. Fakat bağlanmanın özgürlüğümüzden bir şeyler götüreceğinden, bizi inciteceğinden ya da üzerimize sorumluluk yükleyeceğinden daha fazla korkuyor olabiliriz.

Belki de sorun bağlanmayı unutmamız değil; kalmanın bedelini ağır, gitmenin bedelini ise giderek daha hafif görmeye başlamamız. İstasyon İnsanları'ndaki "Kimse kimsenin yurdu değil artık" cümlesinin altında benim için biraz da bu var. Çünkü yurt dediğiniz yer yalnızca sığındığınız değil, gerektiğinde uğruna emek verdiğiniz ve kalmayı göze aldığınız yerdir.


Geride Kalan'da teslim edilmemiş çeyiz sandığı, yarım kalmış kitaplar ve hep aynı tarafına oturulmuş kanepe üzerinden tamamlanmamış bir hayat anlatılıyor. Bir hayatı tamamlanmış sayabilmek için ne gerekir; yaşamak mı, hatırlanmak mı, yoksa geride anlamlı bir iz bırakmak mı?

Aslında Geride Kalan'ı yazarken zihnimde dolaşan sorulardan biri tam olarak buydu: Bir hayat gerçekten tamamlanabilir mi? Sanırım benim cevabım, hayır. Çünkü insan ne kadar uzun yaşarsa yaşasın, giderken mutlaka yarım bıraktığı bir şeyler oluyor. Okunacak bir kitap, söylenecek bir söz, gidilecek bir yer, sarılacak bir insan, gerçekleştirilecek bir hayal… Hayatın kendisi biraz yarım kalmaya mahkûm gibi.

Öyküdeki çeyiz sandığı, yarım kalmış örgü, ayracın arasında kaldığı kitap, hep aynı tarafına oturulduğu belli olan kanepe bu yüzden önemli. Bunlar aslında sıradan eşyalar. Fakat sahipleri gittikten sonra sıradanlıklarını kaybediyorlar. Yarım kalmış örgü artık yalnızca bir örgü değil; onu tamamlamaya ömrü yetmeyen bir insanın son dokunuşlarından biri oluyor. Ayracın kaldığı sayfa, bir insanın dünyayla ilişkisinin nerede kesildiğini gösteriyor. Kanepe ise yıllarca aynı yerde oturmuş bir insanın bedeninden geriye kalan sessiz bir iz gibi.

Bu nedenle bir hayatı tamamlanmış saymak için her şeyi bitirmiş olmak gerektiğine inanmıyorum. Zaten böyle bir şey mümkün olsaydı ölüm için uygun bir zaman belirleyebilirdik. "Artık söyleyecek sözüm, görecek yerim, yapacak işim kalmadı" diyebilirdik. Oysa sanırım insan doksan yaşında da gitse arkasında yarım bıraktığı bir şey olacaktır.

Hatırlanmak meselesi de benim için biraz farklı. Elbette insan unutulmak istemiyor. Birinin hafızasında yaşamaya devam etmek güzel bir düşünce. Ama hatırlanmayı hayatın anlamının ölçüsü hâline getirirsek bunun da sonu yok. Bizi tanıyan son insan da bir gün gidecek. Öykünün başında kapıdaki çiftin isimlerine bakarken Gri Kasketli Adam'ın düşündüğü gibi, belki o isimler onların dünyadaki son izlerinden biridir ve bir gün onlar da silinecektir.

Bu yüzden üç seçenek arasında bana en yakın olanı anlamlı bir iz bırakmak. Ama "iz bırakmak" derken büyük işler yapmayı, herkes tarafından tanınmayı ya da adınızı geleceğe bırakmayı kastetmiyorum. Bazen bir çocuğun hayatında bıraktığınız güzel bir duygu, bir insana zor zamanında söylediğiniz bir söz, yetiştirdiğiniz bir öğrenci, sevdiğiniz birinin hafızasında kalan küçücük bir davranış da izdir. Hatta çoğu zaman bıraktığımız en önemli izlerin farkında bile olmayız.

Belki de insanın yanılgılarından biri hayatı tamamlamaya çalışmasıdır. Her şeyi bitirmek, bütün soruların cevabını bulmak, bütün eksikleri gidermek istiyoruz. Oysa hayatın doğasında yarım kalmak var. Geride Kalan'daki sandığın içinde yıllarca hazırlanmış ama sahiplerine ulaştırılamamış çeyizler de bunu söylüyor bana: İnsan geleceği düşünerek bir şeyler hazırlıyor, planlar yapıyor, umut ediyor; fakat hayat bizim planlarımızı tamamlamak zorunda değil.

O nedenle bugün bir hayatı "tamamlanmış" diye tarif etmekten çok, yaşanmış bir hayat demeyi tercih ederim. Sevmişse, sevilmişse, birilerinin hayatına dokunmuşsa, merak etmişse, bir şeylerin peşinden gitmişse ve ardında küçücük de olsa insani bir iz bırakmışsa o hayat benim için anlamlıdır.

Belki insanın görevi hayatı tamamlamak değildir zaten. Bize verilen zamanın içini layıkıyla doldurmaktır. Çünkü sonunda hepimizin kitabında ayracın kaldığı bir sayfa olacak.


Yazarların birbirinden ilham aldığı söylenir. Şunu merak ediyorum: İlham aldığınız yerli veya yabancı yazarlar var mıdır?

Aslında ilham aldığım isimleri yerli ve yabancı diye çok ayırmıyorum. Edebiyatın da sanatın da böyle sınırları olduğunu düşünmüyorum. İnsana dokunan, insana dair bir şey söyleyen eser benim için nerede ve hangi dilde ortaya çıkmış olursa olsun kıymetlidir.

Dostoyevski benim için önemli isimlerden biri. İnsan psikolojisinin derinliklerine inme, insanın kendi içindeki çelişkilerini, karanlık ve aydınlık taraflarını aynı anda gösterebilme biçimi beni her zaman etkilemiştir. Gabriel García Márquez'in özellikle yalnızlığı anlatma biçimini çok güçlü buluyorum. Onun dünyasında yalnızlık sadece tek başına kalmak değildir; bazen bir ailenin, bazen bir kasabanın, hatta kuşakların içine yerleşen bir duyguya dönüşür. Kafka da insanın dünyayla, düzenle ve kendisiyle kurduğu o tuhaf, sıkışmış ilişkiyi anlatışıyla etkilendiğim yazarlardan biridir.

Ama beni besleyen kaynak yalnızca edebiyat değil. Sinemanın da yazma biçimim üzerinde önemli bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Abbas Kiyarüstemi'nin sadeliğini, gündelik hayatın içinden büyük anlamlar çıkarabilmesini çok seviyorum. Robert Bresson benim için çok özel bir yönetmen; boşuna "sinemanın Dostoyevski'si" denildiğini düşünmüyorum. İnsanın iç dünyasına gösterişten uzak biçimde yaklaşması beni etkiliyor. Tarkovski ise zamanı, hafızayı, çocukluğu ve insanın kendi içine yaptığı yolculuğu ele alış biçimiyle kendime yakın hissettiğim yönetmenlerden.

Akira Kurosawa'nın Ikiru filmi de beni çok etkilemiştir. Benim için insanın "Ne için yaşıyorum?" sorusuyla karşılaşmasını anlatan bir başyapıttır. Bir insanın hayatının sonuna yaklaştığında ilk kez gerçekten yaşamaya başlaması fikri çok çarpıcıdır. Sanırım benim öykülerimde de zaman, geçmiş, yarım kalmışlık ve "Nasıl yaşadık?" sorularının sık sık ortaya çıkmasının altında bu tür eserlerin bıraktığı izler vardır.

Elbette bunların dışında etkilendiğim pek çok yazar, şair, yönetmen ve eser var. Fakat ilhamı yalnızca sanatçılarda aramıyorum. Bazen hiç tanımadığınız bir insanın bir davranışı, sokakta gördüğünüz küçücük bir sahne, yıllardır aklınızda kalan bir cümle de bir öykünün başlangıcı olabiliyor.

Hatta insanın ilk ilham kaynaklarının çocukluğunda olduğunu düşünüyorum. Sevgiyi ilk kez anne ve babamızdan görüyoruz. İnsan ilişkilerini, fedakârlığı, öfkeyi, merhameti, susmayı, beklemeyi önce onları izleyerek öğreniyoruz. Sonra aynı evin içinde büyüdüğümüz, çocukluğumuzun sevinçlerini ve kavgalarını paylaştığımız kardeşlerimiz ekleniyor hayatımıza. Yıllar geçtikçe sırtımızı dayadığımız eşimiz, ardından hayatın karşısında gölge olmaya, koruyup kollamaya çalıştığımız çocuklarımız giriyor hikâyemize. Aslında insan, hayatının farklı dönemlerinde sevginin başka başka hâllerini öğreniyor. Çocukken bunun farkında değiliz elbette; sadece bakıyor, yaşıyor ve biriktiriyoruz. Yıllar sonra yazmaya başladığımızda bütün o insanların, görüntülerin, seslerin ve davranışların içimizde bir yerde hâlâ yaşadığını fark ediyoruz.

Bu yüzden "Kimlerden ilham aldınız?" sorusuna yalnızca birkaç büyük yazarın ya da yönetmenin adını vererek cevap vermek bana eksik geliyor. Bazen Dostoyevski'nin yüzlerce sayfada anlattığı insanı, çocukken annenizin ya da babanızın sessizce yaptığı küçücük bir davranışında ya da bir çocuğun ürkek gülüşünde görebiliyorsunuz. Sanırım yazar için mesele biraz da bakmayı ve gördüğünü yıllar sonra hatırlamayı bilmek.


Ahmet Bey; her insanın edebiyatı ve yazarlığı tanımlama biçimi farklıdır; kimine göre yazar, duygulara tercüman olan biridir, kimine göre topluma ayna tutan ya da değişimi tetikleyen bir düşünürdür. Peki, sizce yazar kimdir, onun en temel sorumluluğu nedir?

Bence yazar, her şeyden önce iyi bir gözlemcidir. Başkalarının bakıp geçtiği yerde biraz daha uzun duran, herkesin gördüğü bir şeyde başka bir ayrıntıyı fark eden insandır. Ama yalnızca görmek de yetmez; gördüğünü anlamaya, hissetmeye ve onu başka insanların da hissedebileceği bir dile dönüştürmeye çalışır. Belki yazarı diğer insanlardan ayıran şey farklı bir dünyada yaşaması değil, hepimizin yaşadığı dünyaya biraz daha dikkatli bakmasıdır.

Yazara toplumu değiştirmek gibi büyük ve zorunlu bir görev yüklemeyi de doğru bulmuyorum. Edebiyatın görevi bana göre insanlara ne düşünmeleri gerektiğini söylemek değildir. Yazar bir öğretmen gibi okurunun karşısına geçip doğruyu göstermeye başladığında edebiyatın alanından uzaklaşma tehlikesi doğar. Ben yazarın cevap vermekten çok soru sordurması gerektiğine inanıyorum. Okur kitabı kapattığında yazarın düşündüğünü düşünmek zorunda değil; ama kendi hayatı hakkında daha önce sormadığı bir soruyu sormaya başlamışsa edebiyat orada bir şey başarmıştır.

Topluma ayna tutmak ifadesinin de bir karşılığı var elbette. Fakat bana göre yazarın tuttuğu ayna yalnızca toplumu göstermemeli; zaman zaman okuru da o aynanın içine almalı. Çünkü toplum dediğimiz şey bizden bağımsız bir yapı değil. Yalnızlıktan, sevgisizlikten, insanların birbirinden uzaklaşmasından söz ediyorsak bunun içinde hepimizin küçük ya da büyük bir payı olabilir. Edebiyat bazen insana başkalarını gösterirken fark ettirmeden kendisini de gösterebilir.

Yazarın en temel sorumluluğunun ise samimiyet olduğunu düşünüyorum. İnanmadığı bir duyguyu yalnızca etkileyici olsun diye yazmamak, insanı tek bir yönüyle değerlendirmemek, hayatı olduğundan daha güzel ya da daha karanlık göstermemek… Yazdığı şey kurmaca olabilir ama taşıdığı duygu sahici olmalı. Okur, karşısındaki hikâyenin kurmaca olduğunu bilir; fakat o hikâyede hissettiği duygunun gerçek olmasını ister.

Bir de yazarın hüküm vermekten çok anlamaya çalışması gerektiğini düşünüyorum. Belki bunda öğretmenliğimin, sosyoloji ve antropoloji eğitimimin de etkisi vardır. Bir insanın yalnızca ne yaptığıyla değil, neden yaptığıyla ilgileniyorum. Çünkü insan çoğu zaman dışarıdan göründüğünden daha karmaşık bir varlık. Edebiyatın en güzel taraflarından biri de bize bir başkasının hayatına, hiç değilse birkaç sayfalığına, onun gözlerinden bakma imkânı vermesi.

Ben de yazarken okura "Bakın, hayat böyledir" demektense "Ben burada böyle bir şey gördüm; siz ne görüyorsunuz?" demeyi tercih ederim. Gri Kasketli Adam'ın geçmişe, yalnızlığa, aileye, zamana ya da insan ilişkilerine bakışında da kesin cevaplardan çok sorular olduğunu düşünüyorum.

Belki benim için yazarı en kısa şöyle tarif edebilirim: Yazar, hayatın içinden herkesin görüp geçtiği küçük bir şeyi yerden alıp avucuna koyan ve okura "Bir de buradan bak," diyen insandır. Sonrasında ne göreceğine ise okurun kendisi karar verir.


Edebiyatımıza kazandırdığınız Gri Kasketli Adam için teşekkür ederim. Eserinizin her okuru kendi çocukluğu, sessizliği ve içsel yolculuğuyla buluşturmasını diliyorum. Kaleminiz ve edebiyat yolculuğunuz daim olsun.

Çok teşekkür ederim. Böyle güzel bir dilekle söyleşiyi tamamlamak benim için ayrıca kıymetli.

Gri Kasketli Adam artık yalnızca benim hikâyem değil. Kitap okurla buluştuktan sonra yazarın elinden biraz çıkıyor diye düşünüyorum. Her okur kendi hayatından, çocukluğundan, kaybettiklerinden, sevdiklerinden ve hatırladıklarından bir şeyler taşıyor öykülere. Benim bir dut ağacına bakarken gördüğümle, okurun kendi çocukluğundaki bir ağaca bakarken gördüğü aynı olmayabilir. Zaten edebiyatı güzel kılan da biraz bu.

Bu ilk kitabım ve benim için ayrı bir anlamı var. Uzun zamandır içimde biriken, kimi zaman bir anının, kimi zaman bir insanın, bir sokağın, bir kokunun ya da küçük bir ayrıntının peşinden gelen öykülerin ilk kez bir kitapta okurla buluşması heyecan verici.

En büyük dileğim, okurun bu öykülerde yalnızca Gri Kasketli Adam'ı değil, zaman zaman kendisini de bulması. Bir öyküyü okuduktan sonra kendi çocukluğundan bir günü hatırlarsa, uzun zamandır aramadığı birini düşünürse, anne babasının bir davranışı gözünün önüne gelirse ya da hayatın telaşı içinde unuttuğu küçücük bir şeyin kıymetini yeniden fark ederse, benim için kitap amacına ulaşmış demektir.

Çünkü sanırım hepimizin içinde geçmişe dönüp bakan, yarım kalanlarını taşıyan, zaman zaman kendisiyle konuşan ve bütün değişimlere rağmen insana tutunmaya çalışan bir Gri Kasketli Adam var.

Bu güzel söyleşi ve Gri Kasketli Adam'ın dünyasına gösterdiğiniz ilgi için ben de size teşekkür ederim.

Yorum bırakın
Toplam Yorum Sayısı 0
Henüz yorum eklenmemiş
İşleminiz Sürüyor, Lütfen Bekleyiniz