Söyleşi: Zeynep Gökçe Azman
Kalan Yayınları etiketiyle okurlarla buluşan Rabia Yayla imzalı Aetheria: Zamanın Gölgesi, esir düştüğü sarayda kimseye güvenmemeye yemin eden Liana Vega'nın nefes kesici hayatta kalma mücadelesini anlatıyor. Okurunu ölümcül dövüş platformlarının, kadim Vyrakon sınavlarının ve saray entrikalarının tam ortasına çeken bu eser; o can alıcı soruyu hikâyenin merkezine yerleştiriyor: "Aşk bir zayıflık mıydı, yoksa yaklaşan fırtınanın en öldürücü silahı mı?" Liana'nın baş düşmanı olması gereken Veliaht Prens Aris ile arasındaki kırılmaz zırhların yavaş yavaş, karanlık fısıltılar eşliğinde çatlamasına şahit oluyoruz. Zihinlerde yankılanan o tehlikeli ve karşı konulamaz çekim, yalnızca iki yaralı ruhun değil, felakete ya da kurtuluşa sürüklenecek koca bir krallığın kaderini belirleyecek sarsıcı bir güce dönüşüyor. Biz de yazarımız Rabia Yayla ile, her bir sayfasında okuru biraz daha kendi gölgeleriyle yüzleştiren serinin bu heyecan verici ilk kitabı ve Aetheria'nın o uçsuz bucaksız, karanlık evreni üzerine derinlikli ve oldukça keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.
Merhaba Rabia Hanım. Sizi tanıyarak söyleşimize başlamak isterim. Rabia Yayla kimdir?
Ben Rabia Yayla. Çocukluğumdan beri kelimelerin kurduğu dünyalara sığınan, hayal gücünü zamanla kalemine dönüştüren genç bir fantastik kurgu yazarıyım. Okumaya olan tutkum beni yazmaya taşıdı ve yıllardır zihnimde büyüttüğüm Aetheria evreni, ilk kitabım Aetheria: Zamanın Gölgesi ile okurlarıyla buluştu. Benim için yazmak yalnızca hikâye anlatmak değil; umut, cesaret ve insanın kendi karanlığıyla yüzleşmesini anlatmanın en güçlü yolu.
İlk kitabınız Aetheria: Zamanın Gölgesi raflardaki yerini aldı, hayırlı olsun. Heyecanlı, mutlu ve gururlu olmalısınız. Bu süreçte neler hissettiğinizi öğrenmek isterim.
Öncelikle çok teşekkür ederim. Bu süreçte hissettiğim en baskın duygu sanırım şükürdü. Bir zamanlar yalnızca defterlerimde yaşayan bir hayalin bugün raflarda okurlarla buluştuğunu görmek tarif edilemez bir mutluluk ve gurur.
Küçüklüğümden beri süregelen okuma alışkanlığım ve hiç kaybetmediğim hayal dünyam, beni bir gün kitap yazma yoluna itti. Aetheria: Zamanın Gölgesi benim için yalnızca bir roman değil; sabrın, vazgeçmemenin ve hayallerine inanmanın somut bir karşılığı.
En büyük dileğim ise okurların bu yolculukta benim hissettiğim heyecanı, umudu ve cesareti sayfaların arasında hissedebilmesi.
Rabia Hanım, kanaatimce her eser, toplumsal ya da kişisel bir ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkar; sebepsiz yazılan metin yoktur. Bu çerçevede sormak istiyorum: Bu fantastik evreni kaleme almanıza yol açan temel ihtiyaç neydi?
Bunu yazmamdaki temel ihtiyaç, aslında çocukluğumdan beri içimde taşıdığım bir hayalin sonucuydu. Küçüklüğümden beri yazar buluşmalarına, imza günlerine gider, o ortamı büyük bir hayranlıkla izlerdim. Bir yazarın karşısında oturup kitabını imzalatmak, onun kurduğu dünyaya birkaç saatliğine de olsa dokunmak benim için her zaman çok özel bir duyguydu. Ve içimden hep aynı soruyu geçirirdim: "Bir gün ben de bu yazarlardan biri olacak mıyım? Bir gün benim de okurlarım olacak mı?"
Aetheria'yı yazarken aslında biraz da bu sorunun peşinden gittim. Bir gün kendi kitabımı elime aldığımda yalnızca "Ben bir kitap yazdım" demek istemedim; okurlarımın da benim kurduğum dünyaya girmesini, orada kendilerine ait bir şey bulmasını istedim. Çocukken bir yazarın dünyasına duyduğum o merakı ve heyecanı, bu kez kendi okurlarıma yaşatabilme düşüncesi beni çok besledi.
Benim için en büyük ihtiyaç, hayal ettiğim o dünyayı yalnızca kendi zihnimde bırakmamaktı. Onu paylaşmak, okurlarımı da o dünyanın içine çekmek ve onların da karakterlerle, olaylarla ve o evrenle kendi bağlarını kurduğunu görmek istedim. Hatta zaman zaman, "Acaba onlar bu dünyayı benim hissettiğimden daha fazla mı hissedecek?" diye düşündüm. Çünkü bir yazar için sanırım en güzel şeylerden biri, kendi hayalinin başka insanların hayaline dönüşebilmesidir. Aetheria'yı kaleme almamın temelinde de tam olarak bu vardı: Çocukken uzaktan hayranlıkla baktığım o dünyanın bir gün benim dünyam olabileceğine inanmak ve sonra o dünyayı okurlarımla paylaşmak.
Fantastik edebiyatın hem Türkiye'de hem de dünyada giderek daha fazla ilgi gördüğünü gözlemliyoruz. Sizce edebiyatın bu türüne yönelik ilginin giderek artmasını nasıl açıklamak gerekir?
Bence fantastik edebiyatın giderek daha fazla ilgi görmesinin en önemli nedenlerinden biri, okura gerçek dünyanın sınırlarının ötesine geçebilme imkânı sunması. Fantastik eserlerde karakterlerin, olayların ve kurulan evrenlerin daha geniş bir alana yayılabildiğini düşünüyorum. Bu da yazarın farklı duyguları ve çatışmaları daha yoğun biçimde ele almasına olanak sağlıyor. Savaş ve barış, aşk, bağlılık, kayıp, dostluk, güç mücadelesi ya da bir karakterin başka bir karaktere veya bir varlığa duyduğu bağ gibi pek çok duygu, fantastik bir evrende bambaşka biçimlerde karşılık bulabiliyor. Bana göre fantastik edebiyatın en güçlü taraflarından biri de bu: Gerçek hayatta hissettiğimiz duyguları, tamamen farklı bir dünyanın içinde yeniden deneyimleyebilmek.
Ben de bir okur olarak aksiyonu, çatışmayı ve karakterlerin yaşadığı yoğun duygusal süreçleri sevdiğim için fantastik edebiyata kendimi daha yakın hissediyorum. Ancak bunu diğer edebiyat türlerinin daha az değerli olduğu şeklinde düşünmüyorum. Benim için mesele, fantastik edebiyatın sunduğu dünyanın ve duygu yoğunluğunun benim okurluk deneyimime daha fazla karşılık gelmesidir.
Belki de bugün fantastik edebiyatın bu kadar ilgi görmesinin bir başka nedeni de insanların yalnızca bir hikâye okumak değil, o hikâyenin içinde gerçekten yaşayabilmek istemesi. İyi kurulmuş bir fantastik evren, okura sadece olayları izletmiyor; ona başka bir dünyanın kapısını açıyor. Bence bu da fantastik edebiyatın hem Türkiye'de hem de dünyada giderek daha fazla karşılık bulmasının en güçlü sebeplerinden biri.
Eserde Güneş (Bilginler), Fırtına (Zihin Kontrolü), Su (Zaman Akışı) ve Buz (Hipnoz) elementleri farklı güçleri ve sınıfları temsil ediyor. Bu temelde birbiriyle bağlantılı 2 sorum olacak:
1) Elementlerin insan ruhuyla bütünleşmesi fikri nasıl ortaya çıktı?
Elementlerin ortaya çıkışında öncelikle klasik fantastik eserlerde sıkça karşılaştığımız element sisteminden biraz uzaklaşmak istediğimi söyleyebilirim. Ben de bir okur olarak fantastik kitapları çok seviyorum ve bu türü okurken yeni, daha önce karşılaşmadığım şeylerle karşılaşmak beni her zaman heyecanlandırıyor. Bu nedenle Aetheria'da yalnızca ateş, su, toprak ve hava gibi alışılmış elementleri kullanmak yerine, kendi dünyama özgü bir sistem oluşturmak istedim. Böylece Güneş, Fırtına, Su ve Buz elementleri ortaya çıktı.
Aslında benim için mesele yalnızca elementlerin isimlerini değiştirmek değildi. Bu güçlerin insanlarla nasıl bütünleşebileceğini ve bir insanın sahip olduğu böyle bir gücün onun hayatını, karakterini ve ruhunu nasıl şekillendirebileceğini merak ettim. "Bir insanın içinde böyle bir güç olsaydı ne olurdu?" sorusu üzerinden düşünmeye başladım.
Fantastik edebiyatta savaşları, büyüleri ve doğaüstü güçleri okumayı seven biriyim. Bu yüzden kendi dünyamı kurarken de bu unsurların yalnızca görsel veya aksiyon yaratmak için kullanılan güçler olmasını istemedim. Onların karakterlerle bütünleşmesini, insanların yaşadıkları ve hissettikleri şeylerle bağlantı kurmasını istedim. Dolayısıyla element sistemi hem alışılmışın dışına çıkma isteğimden hem de bir okur olarak kendime ve okurlarıma daha farklı bir fantastik deneyim sunma arzumdan doğdu. Aetheria'daki elementler benim için yalnızca birer güç değil; aynı zamanda o dünyanın insanlarını ve onların hikâyelerini birbirine bağlayan temel unsurlardan biri hâline geldi.
2) Siz Aetheria'da yaşasaydınız hangi elementin ustası olmak isterdiniz?
Aetheria'da yaşasaydım hiç düşünmeden Fırtına elementinin ustası olmak isterdim. Çünkü fırtına ve özellikle şimşek, beni her zaman diğer doğa olaylarından biraz daha fazla cezbetmiştir. Hava olaylarını izlemeyi zaten çok severim; hatta çocukluğumdan beri gök gürültülü ve şimşekli havalarda cama çıkıp uzun uzun gökyüzünü izlediğim olurdu. Sanırım Fırtına elementine olan ilgim de biraz buradan geliyor. Fırtınanın hem güçlü hem de öngörülemez bir tarafı var. Bir yandan ürkütücü, bir yandan da inanılmaz derecede büyüleyici. Aetheria'da böyle bir güce sahip olma fikri bu yüzden bana çok çekici geliyor. Kısacası, diğer elementlerin her birinin kendine özgü bir güzelliği olsa da benim seçimim kesinlikle Fırtına olurdu. Muhtemelen Aetheria'da ilk işim gökyüzünü kontrol etmeyi öğrenmek olurdu.
Kitabın en can alıcı unsurlarından biri şüphesiz Vyrakonlar. Liana'nın, lider Vyrakon Zarek ile Sessiz Zirve'de kurduğu kadim bağ; mutlak sadakat, güven ve koşulsuz bağlılık üzerine oldukça güçlü mesajlar taşıyor. İnsanların birbirine güvenmekte giderek zorlandığı günümüz dünyasıyla Sessiz Zirve'deki bu sarsılmaz bağı karşılaştırdığımda, "Keşke bizim dünyamızda da böylesine güçlü bir sadakat ve güven olsaydı," diye düşünmeden edemedim. Sizce modern insan, Liana ile Zarek arasındaki gibi bir güven ve sadakate neden ulaşamıyor?
Bence bunun en temel sebeplerinden biri, modern insanın sadakat ve bağlılık kavramlarıyla kurduğu ilişkinin giderek değişmesi. Günümüzde insanlar birbirlerine güvenmekte, kendilerini tamamen açmakta ve bir bağın sorumluluğunu uzun süre taşımakta daha fazla zorlanabiliyor. Çünkü gerçek anlamda güven ve sadakat, yalnızca güzel sözlerle değil; zamanla, emekle ve zor zamanlarda verilen kararlarla oluşuyor.
Liana ile Zarek arasındaki bağ ise benim için tam olarak bunun karşılığı. Onların birbirine duyduğu güven, şartlar değiştiğinde ya da işler zorlaştığında ortadan kaybolan bir güven değil. Tam tersine, bağlarını asıl güçlü kılan şey, birbirlerine en çok ihtiyaç duydukları anlarda bile o sadakati koruyabilmeleri. Ben de kişisel olarak sadakat ve bağlılığa çok önem veren biriyim. Bu nedenle Liana ve Zarek'in ilişkisini oluştururken, günümüz dünyasında belki de giderek daha fazla özlediğimiz bir bağı anlatmak istedim. Bence insanlar sadakate ve bağlılığa hâlâ ihtiyaç duyuyor; yalnızca bunları sürdürebilmek eskisinden daha fazla cesaret, güven ve emek gerektiriyor.
Belki de bu yüzden Sessiz Zirve'deki o bağ bu kadar güçlü hissettiriyor. Çünkü orada birbirine bağlı olmak bir tercih değil, aynı zamanda birbirinin yanında kalmayı göze almak anlamına geliyor. Benim için Liana ve Zarek'in bağı da tam olarak şu soruyu sorduruyor: Birine gerçekten güvendiğimizde, şartlar değişse bile o güveni koruyabilir miyiz? Sanırım Aetheria'da anlatmak istediğim sadakat biraz da bunun üzerine kurulu: Gerçek bağ, her şey yolundayken değil, her şey zorlaştığında kendini belli eder.
Hikâyenin sonunda Liana'nın sıradan bir Güneş elementi değil, asırlardır beklenen "Gölge Elementi" olduğunu öğreniyoruz. "Aetheria Serisi devam edecektir" müjdesini de kitabın sonunda vermişsiniz. İkinci kitapta okurları neler bekliyor, Liana'nın bu yeni kimliği evrendeki dengeleri nasıl değiştirecek?
İkinci kitapta Liana'yı, öncelikle kendisiyle ve içinde taşıdığı Gölge Elementi'yle yüzleşeceği bir süreç bekliyor. Bu yeni kimliğin evrendeki dengeleri olumlu ya da olumsuz yönde nasıl değiştireceğini ise şimdiden söylemek istemem; bunu okurların hikâyeyi okuyarak keşfetmesini tercih ederim.
Liana'nın yaşayacağı ilk duygu kabulleniş olacak. Ancak bu, kolay ve bir anda gerçekleşen bir kabulleniş değil. Bir noktada bu gücü kabullenmek zorunda kalacak ve zaman içerisinde onunla yaşamayı öğrenmeye başlayacak. Fakat kabullenişin ardından bu kez merak duygusu ortaya çıkacak. "Bu güç tam olarak nedir?", "Neden bende?", "Bana neden verildi?" ve "Onu kullandığımda ne olacak?" gibi soruların peşine düşecek.
Özellikle kendi içinde hissettiği ve zaman zaman duyduğu sesler de onun için ayrı bir merak konusu hâline gelecek. Sahip olduğu gücün sınırlarını, onu kullandığında ne hissedeceğini ve bu gücün kendisinde nasıl bir karşılık bulduğunu anlamaya çalışacak.
Bunun yanında Liana, çevresindeki insanların ona bakışlarının da değiştiğini fark edecek. İnsanların ona karşı duyduğu güvenin, korkunun ya da merakın nasıl şekillendiğini gözlemleyecek ve bunları kendi içinde sorgulayacak. Dolayısıyla ikinci kitapta yalnızca yeni bir gücün ortaya çıkışını değil, bir karakterin kendisinde daha önce bilmediği bir tarafla tanışmasını anlatmak istiyorum. Liana önce bu gücü kabullenmeyi, ardından onunla yaşamayı ve zamanla da onu anlamayı öğrenecek. Bence asıl yolculuk da tam olarak burada başlayacak.
Kendine özgü kuralları, karakterleri ve mitolojisi olan bir evren kurmak; bir hikâye yazmaktan çok daha fazlasını, adeta yeni bir dünya inşa etmeyi gerektiriyor. Bu da göründüğü kadar kolay olmasa gerek. Arka planda büyük bir emek ve araştırma süreci yattığını düşünüyorum. Bu süreçte sizi en çok besleyen kaynaklar nelerdi?
Aslında beni bu süreçte en çok besleyen şeyin merak olduğunu düşünüyorum. Aetheria'yı oluştururken sürekli "Böyle bir dünya gerçekten var olsaydı nasıl olurdu?" sorusunu kendime sordum. Bir evreni yalnızca hayal etmek değil, o evrenin kendi kurallarıyla nasıl yaşayacağını görmek benim için çok merak uyandırıcıydı.
Karakterleri oluştururken de benzer bir süreç yaşadım. Her birini yaratıyor, onlara bir geçmiş ve kişilik veriyor, sonra da "Peki şimdi ne olacak?" diye düşünüyordum. Bazen hikâyenin nereye gideceğini ben de karakterlerle birlikte keşfediyordum. Bu nedenle yazım sürecinin bir kısmında yalnızca dünyayı kuran kişi değil, aynı zamanda o dünyanın nasıl şekilleneceğini merak eden bir okur gibiydim.
Benim için en büyük motivasyonlardan biri de kurduğum evrenin tamamlandığında nasıl görüneceğini hayal etmekti. Başlangıçta zihnimde yalnızca bazı parçaları bulunan bir dünyanın, zaman içerisinde karakterleri, kuralları, güçleri ve kendi hikâyesi olan büyük bir evrene dönüşmesini izlemek çok besleyici bir süreçti. Dolayısıyla Aetheria'yı oluştururken beni en çok besleyen şeyin belirli bir kaynak ya da tek bir eser değil; merak, hayal gücü ve kendi yarattığım dünyanın sınırlarını keşfetme isteği olduğunu söyleyebilirim. Sanırım bir yazar için kendi hayalinin nereye kadar büyüyebileceğini görmek de başlı başına güçlü bir motivasyon.
Aetheria Serisi'nin ilk kitabıyla birlikte sizin için de yeni ve heyecanlı bir edebiyat yolculuğu başlamış oldu. Bundan sonrası için yazarlık serüveninize dair kurduğunuz hayaller nelerdir?
Bundan sonraki yazarlık yolculuğumda en büyük hayalim, daha fazla okura ulaşmak ve onlarla farklı dünyalarda yeniden bir araya gelebilmek. Aetheria benim için çok özel bir başlangıç, ancak yolculuğumun yalnızca bu seriyle sınırlı kalmasını istemiyorum. İleride oluşturacağım farklı kurgularda ve bambaşka evrenlerde de okurlarımla aynı dünyayı paylaşmayı hedefliyorum.
Benim için bir kitabın tamamlanması, aslında hikâyenin bitmesi değil; okurla yeni bir bağın başlaması anlamına geliyor. Bu nedenle bu yolculukta okurlarımın da benimle birlikte ilerlemesini, kurduğum her yeni dünyada onlarla yeniden buluşabilmeyi çok istiyorum.
Bir diğer büyük hayalim ise kendimi sürekli geliştirmek ve zaman içerisinde çok daha iyi bir yazar olabilmek. Çünkü yazarlığı yalnızca bir hayalin gerçekleşmesi olarak değil, aynı zamanda sürekli öğrenilen ve gelişilen bir yolculuk olarak görüyorum. Çocukluğumdan beri kurduğum "Bir gün ben de yazarlardan biri olacak mıyım?" hayali bugün benim için gerçeğe dönüştü. Şimdi ise o küçük kızın kurduğu hayali daha da büyütmek istiyorum. Umarım Aetheria ile başlayan bu yolculuk, ileride çok daha fazla evrene, çok daha fazla hikâyeye ve en önemlisi çok daha fazla okurla kurulacak bağlara dönüşür. Bu yolculukta okurlarımın da yanımda olması ise benim için en büyük mutluluklardan biri olacak.
Yüzüklerin Efendisi, Harry Potter ve Narnia Günlükleri gibi fantastik eserlerde iyilik ile kötülük, güç, kader ve mücadele temaları öne çıkar. Aetheria'nın bu evrenlerle ortak olan ve onlardan ayrılan yönleri nelerdir?
Aetheria'nın Yüzüklerin Efendisi, Harry Potter ve Narnia Günlükleri gibi güçlü fantastik eserlerle ortaklaştığı pek çok nokta olduğunu düşünüyorum. İyilik ve kötülük arasındaki mücadele, güç dengeleri, kader, savaş, mücadele ve efsanevi yaratıklar gibi unsurlar Aetheria'da da önemli bir yere sahip. Bunların fantastik edebiyatın temel yapı taşlarından olduğunu düşünüyorum. Ancak Aetheria'yı bu evrenlerden ayıran noktanın, bu temaları ele alış biçiminde olduğunu düşünüyorum. Aetheria'da güç yalnızca sahip olunmak istenen bir ayrıcalık değil; aynı zamanda beraberinde bir sorumluluk ve bedel getiren bir unsur. Çünkü benim evrenimde her gücün, her kaderin ve hatta yaşanan her önemli olayın mutlaka bir bedeli var. Güç güzel ve etkileyici bir şey olabilir, fakat aynı zamanda açgözlülüğü, hırsı ve daha fazlasını isteme arzusunu da beraberinde getirebilir.
Bunun yanında Aetheria'da beni en çok ayıran unsurlardan biri, bütün bu güç ve mücadele düzeninin içerisinde insanlığın hâlâ varlığını koruması. Saraylar, emirler, askerler, kurallar ve güç mücadeleleri fantastik evrenlerde sıkça karşılaştığımız unsurlar. Fakat benim için asıl önemli olan, bunların arkasında neler yaşandığı. Dışarıdan gördüğümüz düzenin ardında her zaman bilmediğimiz başka gerçekler olabilir. Liana'nın Gölge Elementi'nin ortaya çıkması da bunun en önemli örneklerinden biri. Liana'nın farklılığının yalnızca sahip olduğu güçten kaynaklanmadığını düşünüyorum. Onu asıl farklı kılan, bütün bu acımasızlığın ve güç mücadelesinin içerisinde merhametini ve inancını korumaya devam etmesi. Kendisi dışlanan, güçsüz bırakılan ya da korunmaya ihtiyaç duyan insanları görmezden gelmek yerine onları korumayı seçiyor. Zarek'in Liana'da gördüğü en önemli özelliklerden birinin de bu olduğunu düşünüyorum.
Bu nedenle Aetheria'da güç kadar, o güce sahip olan kişinin onunla ne yaptığı da önemli. Benim için asıl mücadele, kötülüğün varlığına rağmen iyi kalabilmek ve ne olursa olsun savaşmaya devam edebilmek. Sanırım Aetheria'yı diğer fantastik evrenlerden ayıran en önemli noktalardan biri de tam olarak bu: Gücün, kaderin ve mücadelenin yanında insanın kendi değerlerini koruma savaşını da anlatması.
Türkiye'den ve dünyadan en sevdiğiniz beş fantastik kurgu yazarını söylemenizi istesem yanıtınız ne olurdu?
Beş isim seçmek benim için oldukça zor olurdu; çünkü fantastik edebiyatta severek okuduğum ve bende iz bırakan pek çok yazar var. Ancak beş isim söylemem gerekirse Rebecca Yarros, Dilara Keskin, Şule Avlamaz, Duru Mavi ve Binnur Şafak Nigiz derdim.
Rebecca Yarros'un özellikle Dördüncü Kanat serisindeki ejderhalar, mitolojik unsurlar, karakterler arasındaki bağlar ve kurduğu fantastik atmosfer beni çok etkiledi. Fırtına, şimşek ve doğa olaylarına zaten özel bir ilgim olduğu için serideki bu atmosferik unsurlar da benim için ayrıca etkileyiciydi. Fantastik filmleri ve dizileri de çok sevdiğim için, böyle güçlü ve efsanevi bir dünyanın içinde kaybolma hissi bana her zaman ilham veriyor.
Dilara Keskin'in kitaplarında ise fantastik dünyanın yanında duygusal ilişkilerin ve aşkın işlenişini çok seviyorum. Onun eserlerinde karakterlerin yaşadığı duyguların da en az fantastik unsurlar kadar ön planda olması benim için değerli. Bu nedenle her birinin bende farklı bir yeri olduğunu söyleyebilirim.
Şule Avlamaz'ın Karanlığın Şehri serisi de beni hikâyenin dünyasına çekmesi açısından çok özel. Bir karakterin bir anda kendisini bambaşka bir dünyada bulması ve aslında o dünyanın içinde sandığından çok daha önemli bir yere sahip olduğunu keşfetmesi fikrini çok etkileyici bulmuştum. Hatta geriye dönüp baktığımda bunun Aetheria'daki Liana'nın yolculuğuyla bazı noktalarda benzer bir his taşıdığını da düşünüyorum.
Duru Mavi'nin ise benim için yeri biraz daha farklı. Çünkü kendisi benim fantastik edebiyatla tanışmamı sağlayan yazarlardan biri. Kitaplarını okul kütüphanesinden alarak okuduğumu hatırlıyorum. Birinci kitabı bitirip hemen ikinci kitabını almak, sonra bir sonrakine geçmek benim için çok keyifli bir dönemdi. Bu nedenle Duru Mavi, yalnızca sevdiğim bir yazar değil, fantastik edebiyata olan ilgimin başlangıcında yer alan bir isim.
Binnur Şafak Nigiz'i ise özellikle İçinde Bir Sen'deki mitolojik unsurlar nedeniyle çok severek okudum. Mitolojik yaratıklar her zaman ilgimi çekmiştir; özellikle Medusa ve yılan tanrısı gibi unsurlar benim için çok etkileyiciydi. Sanırım kendi eserlerimde de mitolojik ve efsanevi yaratıklara yer vermemin nedenlerinden biri biraz da bu ilgim. Aetheria'daki Vyrakonlar da bunun bir yansıması. Onları tamamen kendi evrenimin kurallarına göre şekillendirmek benim için ayrıca keyifliydi.
Dolayısıyla seçtiğim bu beş yazarın her birinin bende farklı bir karşılığı var. Kimi bana fantastik bir dünyanın ihtişamını, kimi karakterler arasındaki duygusal bağları, kimi başka dünyalara açılan kapıları, kimi ise mitolojik unsurların ve yaratıkların ne kadar etkileyici olabileceğini gösterdi. Belki de en güzel tarafı, bütün bu okuma deneyimlerinin zamanla kendi hayal dünyamı kurarken bana da eşlik etmiş olması. Aetheria'yı yazarken yalnızca kendi hayal gücümden değil, yıllar boyunca severek okuduğum hikâyelerin bende bıraktığı duygulardan da beslendim.
Aetheria: Zamanın Gölgesi'nin her okurunu kendi gölgeleriyle, kendi gücüyle ve belki de hiç beklemediği duygularla buluşturmasını; Aetheria evreninin ve kaleminizin ilhamla, tutkuyla ve uzun soluklu bir yolculukla büyümeye devam etmesini diliyoruz. Bu keyifli ve samimi söyleşi için teşekkür ederiz, Rabia Hanım.


