İlknur Nova: “Benim için edebiyat, duygu ve düşüncelerin estetik bir dille harmanlanıp okura sunulduğu, sınırları olmayan özgür bir sanat alanıdır.” - Kalan Basım Yayım Dağıtım (Kalan Yayınları)
İlknur Nova: “Benim için edebiyat, duygu ve düşüncelerin estetik bir dille harmanlanıp okura sunulduğu, sınırları olmayan özgür bir sanat alanıdır.”
2 Eylül 2026
İlknur Nova: “Benim için edebiyat, duygu ve düşüncelerin estetik bir dille harmanlanıp okura sunulduğu, sınırları olmayan özgür bir sanat alanıdır.”
OKUNMA : 86

İlknur Nova: “Benim için edebiyat, duygu ve düşüncelerin estetik bir dille harmanlanıp okura sunulduğu, sınırları olmayan özgür bir sanat alanıdır.”

Söyleşi: Zeynep Gökçe Azman

Kalan Yayınları etiketiyle okurlarla buluşan, İlknur Nova imzalı Gezgin, ailesinin ihanetinden ve boynunda taşıdığı dede yadigârı kolyenin ölümcül sırlarından kaçan genç bir kadının, kadim şehir Mardin'de yeniden doğuşunu anlatıyor. Roman, sadece günü kurtarmaya çalışan kimsesiz Ada'nın törelere, güce ve aşiretine rağmen "Senin karanlığın benim ışığım olsun," diyerek onu sarmalayan Mirza Karahan ile yollarının kesişmesini çarpıcı bir dille ele alıyor. Eser bir yandan bu tutkulu aşkı ve "ait olma" savaşını işlerken diğer yandan geçmişten gelen suikastlar, kiralık dedektifler ve gizli banka kasalarıyla okuru nefes kesici bir kovalamacanın içine çekiyor. Biz de yazarımız İlknur Nova ile ihanet ve sadakat, kaçış ve teslimiyet, aidiyet ve güç ekseninde şekillenen bu çarpıcı hikâye üzerine oldukça keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.


Merhaba İlknur Hanım. Söyleşimize sizi tanıyarak başlamak isterim. İlknur Nova kimdir?

27 Temmuz 1988'de İstanbul Bakırköy'de doğdum. Kuaförlük ve Cilt Bakımı bölümü mezunuyum, asıl mesleğim de uzun yıllardır sürdürdüğüm kadın kuaförlüğü.

Kendimi bildim bileli iyi bir konuşmacı olmaktan ziyade, duygularını ve düşüncelerini yazarak daha iyi ifade eden biri oldum. Okul yıllarımdan itibaren kompozisyon ve metin yazımı en güçlü olduğum alandı. Okuma serüvenim önce kişisel gelişim kitaplarıyla başladı, ardından kurgu dünyasının o büyüleyici atmosferi beni tamamen içine çekti. Kitap okumak benim için her zaman bir kaçış ve terapi alanı oldu.

Yıllarca tutkuyla okumanın yanı sıra mesleğim gereği gün içinde yüzlerce farklı insanın hayatına, hüznüne ve neşesine tanıklık ettim. Bu insan hikâyelerinin getirdiği zengin gözlem birikimi, bir noktada zihnimde birikti ve "Neden ben de kendi hikâyelerimi kaleme almıyorum?" diyerek ilk kurgumu yaratmak üzere yola çıktım.


Yeni kitabınız Gezgin raflardaki yerini aldı, hayırlı olsun. İlknur Hanım, 380 sayfalık romanınızı ilgiyle ve beğenerek okudum. Kanaatimce her eser, toplumsal ya da kişisel bir ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkar; sebepsiz yazılan metin yoktur. Aynı şekilde her yazarın da kalemi eline alırken bilinçli ya da sezgisel bir yönelimi, bir derdi, bir amacı bulunduğuna inanıyorum. Bu çerçevede sormak istiyorum: Sizi bu eseri kaleme almaya iten temel ihtiyaç neydi?

Çok teşekkür ederim. Çok haklısınız; sebepsiz yazılan hiçbir metin yoktur, her eser içsel bir derdin dışa vurumudur. Gezgin'in temelinde de sevgisiz ve problemli bir baba figürüyle büyümek zorunda kalan o kız çocukları var. Ben de ne yazık ki o kız çocuklarından biriyim.

Benim inancıma göre, bir kız çocuğunun sadece anne sevgisiyle büyümesi onu erken yaşta bir savaşçıya dönüştürür, sadece baba sevgisiyle büyümesi ise onu bir prenses yapar. Ancak savaşçı olan yorulur, prenses olan ise hayata karşı savunmasız kalır. İdeal olan, bu iki duygunun dengede kalabilmesidir. Gözlemlerim ve kendi deneyimlerim bana gösterdi ki bu denge kurulamadığında geriye kırgın ve mutsuz çocuklar kalıyor.

İşte Ada, bu hikâyede hayatın içinde savaşçı olmak zorunda bırakılanlardan... Onu boğan, mutsuz eden her şeyden kaçmayı seçmiş, her sorununu tek başına çözmeye alıştırılmış tek kişilik bir ordu. Fakat her "savaşçı" kadın dışarıya "Ben kendim hallederim" dese de içten içe birinin gelip "Ben yanındayım, birlikte aşacağız." demesine muhtaçtır. Mirza karakteri, Ada'nın hayatına işte bu sığınakla giriyor.

Özetle beni bu romanı yazmaya iten temel ihtiyaç, o savaşçı kız çocuklarının görünmeyen yükünü kendi hayal gücüm ve kalemimle ölümsüzleştirmekti.


Kitabınıza "Gezgin" adını vermenizin dikkat çekici olduğunu belirtmek isterim. Gezginlik, bir mekânlar arası keşif anlamı verdiği gibi kişinin kendisini, geçmişini ve hayattaki yerini aradığı psikolojik bir yolculuk da olabilir. Meraklı okurlar için bu eserin hangisini vaat ettiğini sorsam yanıtınız ne olurdu?

Aslında Ada, mekânları ve şehirleri keşfetmekten ziyade kendi iç dünyasında kendisini arayan ve geçmişinin yükünden kaçmak için yollara düşen bir kadın. Okurlar Gezgin'i okuduklarında, buradaki gezginliğin fiziksel bir özgürlükten çok, bir yere ait olma arzusuna ve kendini bulma açlığına dayandığını görecekler.

Ada, görünürde her yerde olan ama ruhsal olarak hiçbir yere tutunamayan, kendi iç dünyasında büyük bir savaş veren bir karakter. Dolayısıyla Gezgin, okura sadece coğrafi bir yer değişimi değil; aidiyet, kaçış ve insanın kendi gerçeğiyle yüzleştiği derin bir içsel yolculuk vaat ediyor.


"İlknur Nova" ismiyle imza attığınız edebî bir eser var. Gerçek adınız İlknur Şahin. Edebiyat tarihinde yazarın gerçek ismi ile mahlası arasındaki ilişki hep merak edilmiştir; tıpkı Ferit Edgü'nün farklı tarzlar için farklı isimler seçmesi ya da Eric Arthur Blair'in "George Orwell" adıyla eserler vermesi gibi. Nova soyadını tercih etmenizin sebebini öğrenmek isterim.

İlknur isminin anlamı Ay'ın ilk hâli, geceyi aydınlatan ve aynı zamanda ilk kutsal ışık demektir. Nova ise yeni, parlak ve doğuş anlamına gelir. Astronomide ise görünmeyen bir yıldızın aniden şiddetli bir şekilde patlayarak binlerce kat daha parlak hâle gelmesi, yani yıldız patlamasıdır. İsmimin anlamına olan uyumu ve yeni bir başlangıca, yeni bir adıma spiritüel anlamda pozitif bir enerji vermesi niyetiyle yazar adımın İlknur Nova olmasını istedim.


Tolstoy, Anna Karenina'ya aile ve mutsuzluk üzerine çarpıcı bir yargıyla; Albert Camus, Yabancı'ya annesinin ölümünü bildiren sarsıcı bir cümleyle; Charles Dickens ise İki Şehrin Hikâyesi'ne çağının çelişkilerini sıralayarak başlar. Siz de Gezgin'i, "Ada için şehirlerin bir adı yoktu, her yer sadece durulmaması gereken bir duraktan ibaretti" düşüncesiyle açıyorsunuz. Bazı yazarlar okuru metne davet eden açılıştan çok, kitabın okurda bırakacağı son duyguyu belirleyen kapanışın önemli olduğunu savunur. Açıkçası benim bu konuda bir yargım yok, fakat sizin ne düşündüğünüzü merak ediyorum.

İlk cümle, okurla yazarın ilk tokalaşmasıdır. Ada'nın o kaçış ve aidiyetsizlik hissini okura daha ilk satırda hissettirmek istedim, çünkü güçlü bir açılış okuru o dünyaya girmeye ikna eden kapıdır.

Ama kapanış da okurun kitabı kapattığında göğsünde taşıdığı o tortudur. İlk cümle içeri alırken, son cümle okuru o dünyada sonsuza kadar alıkoyar. Benim için Gezgin'de ikisi de birbirini tamamlayan iki kutuptu. Açılışla Ada'nın duraksız yolculuğunu başlattık, kapanışla ise okurun zihninde o yolculuğu tamamladık.

Esasında felsefi açıdan bakacak olursak başlangıç da son da birbirine göbekten bağlıdır ve ikisi de eşit derecede önemlidir. Yeni bir şeyin başlaması için önce öbürünün son bulması gerekir. Ada da tam olarak bunu yaptı. Eskiyi sonlandırdı ve yollara düştü. Mardin'e geldiğinde ise yeni hikâyesi başlamış oldu. "Ada için şehirlerin bir adı yoktu, her yer sadece durulmaması gereken bir duraktan ibaretti." cümlesi de işte tam bu yüzden onun eski hayatından kopuşunu ve yeni hikâyesini arayışını simgeliyor.


Ada, kendisine "Kimin nesisin?" diye sorulmasını değil, "Bu işi yapabilir misin?" denmesini istiyor. Günümüzde insanların hâlâ aileleri, soyadları, çevreleri, nüfuzları ve bağlantıları üzerinden değerlendirildiğini düşündüğümüzde, eserinizin toplumsal bir yaraya temas ettiği görülüyor. Bazı yazarlar, toplumsal meseleleri siyasetin alanına bırakıp edebiyatı yalnızca estetik ölçütlerle değerlendirmek gerektiğini savunuyor. Siz "sanat sanat içindir" ve "sanat toplum içindir" tartışmasında nerede duruyorsunuz?

Evet, maalesef toplumumuzun en kanayan yaralarından biri bu. İnsanların niteliklerine veya bir işi başarıyla yapıp yapamadıklarına değil; statülerine, soyadlarına ve hatta dış görünüşlerine göre değerlendirilmesi…

Sorunuza gelecek olursak, bana göre sanat elbette estetik bir kaygı taşır, fakat okurun ya da izleyicinin eserde kendinden, hayatından bir şeyler bulması sanatı çok daha anlamlı ve derin kılar. Bu yüzden sanatın toplumsal meseleleri de yeri geldiğinde medeni ve incelikli bir dille ele alma sorumluluğu olduğuna inanıyorum.

Meseleye başka bir açıdan bakacak olursak soyut bir resim çalışması, sırf renkleri uyuştuğu için bir evin salon dekorunu tamamlayan güzel bir tablo olarak kalabilir. Ancak öyle bir tablo yaratırsınız ki baktığınızda ressamın fırçayı vururken hissettiği o derin duyguları görür, hatta tek bir tuval üzerinden bile toplumsal bir yaraya tanıklık edebilirsiniz.

Kısacası ben bu iki anlayışı birbirine düşman görmüyorum. Estetikten ve sanatsal değerden ödün vermeden topluma dokunabilmek, insanı ve sorunlarını anlatabilmek, sanatı asıl amacına ulaştıran şeydir.


Edebiyatın ne olduğu ve kime "yazar" denilebileceği konusunda herkesin farklı bir tanımı var. Kimileri edebiyatı estetik bir dil kurma sanatı, kimileri insan ruhunu anlama çabası, kimileri de toplumsal gerçekliğe ayna tutmanın bir yolu olarak görüyor. Yazarlığı ise yalnızca hikâye anlatmakla değil; gözlemlemek, sorgulamak, dile getirilemeyeni söze dönüştürmek ve okurun zihninde yeni pencereler açmakla ilişkilendirenler var. Peki, sizin için edebiyat nedir, yazar kimdir?

Edebiyatı tek bir tanıma veya dar bir kelime kalıbına sıkıştırmak elbette mümkün değil. Benim için edebiyat, duygu ve düşüncelerin estetik bir dille harmanlanıp okura sunulduğu, sınırları olmayan özgür bir sanat alanıdır. Tek bir konuya ya da kalıba tabi değildir; insanın hissettiklerini, anlatamadıklarını en özgür hâliyle ifade edebilme alanıdır.

Yazar ise bu özgürlüğü ve sanatın gücünü kavrayan, bolca okuyup gözlemleyen, biriktirdiği bilgiyi ve hayal dünyasını kurguya dönüştürebilen kişidir. Yazar, sadece hikâye anlatan değil, tecrübelerini ve gözlemlerini estetik bir süzgeçten geçirerek okurun ruhunda yeni pencereler açan ve ona daha önce hissetmediği duyguları hissettiren kişidir.

Ben de Gezgin ile adım attığım bu sonsuz yolda, her yeni kelimede yazarlığın bu derin anlamını keşfetmeye ve okurlarımın kalbine dokunmaya devam ediyorum.


Kaleminizi ve düşünce dünyanızı en çok besleyen, başucunuzdan ayırmadığınız beş eseri bizimle paylaşır mısınız?

  • Dördüncü Kanat serisi – Rebecca Yarros

  • Dikenler ve Güller Sarayı serisi – Sarah J. Maas

  • Hepimiz Gökyüzü Olmak İstedik serisi – N. G. Kabal

  • Gecenin Hikâyesi serisi – N. G. Kabal

  • Yıldızların Laneti serisi – Sena Nur Işık


Yazarlık serüveninizde bundan sonrası için kurduğunuz hayaller ve gelecek planlarınız nelerdir?

Yazmak benim için sonu olan bir iş değil, bitmeyen bir yolculuk. Gezgin ile başladığım bu serüvende zihnimde ve kalbimde biriken daha pek çok hikâye var.

Şu an üzerinde heyecanla çalıştığım, temposu yüksek bir romantik-polisiye kurgum var. Okurları hem gizemli bir kovalamacanın hem de derin duyguların içine çekmeyi hedefliyorum. Ardından ise sınırları tamamen zorlayacağımız, büyülü dünyaların kapısını aralayan fantastik bir roman projem gelecek.

Geleceğe dair en büyük hayalim; kalbime düşen her hikâyeyi aynı tutkuyla yazmaya devam etmek, kelimelerimle daha binlerce okurun dünyasına dokunabilmek ve edebiyat yolculuğumda iz bırakan kalıcı eserler üretebilmek.


Gezgin'in kendi hikâyesini yazmaya cesaret eden tüm özgür ruhlara pusula olmasını diliyoruz. Kaleminizin yeni hikâyelerle yoluna devam etmesi dileğiyle, bu keyifli ve samimi söyleşi için teşekkür ederiz, İlknur Hanım.

Yorum bırakın
Toplam Yorum Sayısı 0
Henüz yorum eklenmemiş
İşleminiz Sürüyor, Lütfen Bekleyiniz