🚚 1500 TL ve üzeri alışverişlerinizde kargo ücretsiz!
Çağrı Merkezi
2 Eylül 2026
Cevdet Erdemol: “Sanat belki yaşadığımız acıyı ortadan kaldırmıyor ama onu taşınabilir hâle getiriyor.”
OKUNMA : 96
Cevdet Erdemol: “Sanat belki yaşadığımız acıyı ortadan kaldırmıyor ama onu taşınabilir hâle getiriyor.”
Söyleşi: Zeynep Gökçe Azman
Türkiye'nin köklü yayınevlerinden Kalan Yayınları etiketiyle okurlarla buluşan Cevdet Erdemol'un kaleme aldığı Yarım Santim isimli eser, Çanakkale'de gitarı ve konservatuvar hayaliyle kendi yolunu çizmeye çalışan Burhan'ın hikâyesini odağına alan etkileyici bir roman. İlk aşkın belirsizliği, aile beklentileri, rekabet ve kusursuz olma arzusu, zamanla genç bir insanın kendi bedeni ve zihniyle verdiği zorlu bir mücadeleye dönüşüyor. Hekimliğinin yanı sıra müzikle de güçlü bir bağ kuran Cevdet Erdemol, sanatçı duyarlılığını, müzikal birikimini ve yaşam mücadelesinden süzülen deneyimlerini romanına incelikle yansıtıyor. Yazar; insan psikolojisini, hayatın kırılma anlarını ve ruhun direnme gücünü samimi ve etkileyici bir anlatımla ele alıyor. İnsanın hayatının yönünü değiştiren şeyler gerçekten büyük kararlar mıdır, yoksa bazen yalnızca "yarım santimlik" küçük sapmalar mıdır? Bu felsefi soru kitap boyunca kendini size sordurtuyor. Bu söyleşimizde hekim, yazar ve müzisyen Cevdet Erdemol ile yeni eseri Yarım Santim'den yola çıkarak hayaller, başarı baskısı, beden ve zihin arasındaki ilişki, sanat, müzik ve insanın kendi yolunu seçme cesareti üzerine konuştuk.
Merhaba Cevdet Bey. Söyleşimize sizi tanıyarak başlamak isterim. Cevdet Erdemol kimdir?
Cevdet Erdemol bir savaşçıdır dersem sanırım yerinde olur. Çünkü hayatımın çok büyük bir bölümü kâbus gibi bir kas hastalığıyla mücadele ederek geçti. Burada ayrıntılarına girmeyeceğim; o zor yılları Yürümek adlı otobiyografik kitabımda olabildiğince şeffaf ve samimi bir biçimde anlattım.
Ellili yaşlarıma geldiğimde, bir mucize gibi, hastalığımda belirgin bir iyileşme başladı. Fakat hayatın mücadelesi bitmedi. Bu kez, yıllarca bana destek olmuş anneciğim ve babacığımın yaşlılık dönemlerinde onların yanında olma ve bakımlarını üstlenme sırası bendeydi. Üstelik ben de henüz tamamen iyileşmiş değildim. Neyse ki o yıllarda tanıştığım ve bugün eşim olan, hayatımdaki en kıymetli insanlardan Rasile Hanım bana büyük destek verdi.
Bu yüzden hayatı biraz bitmeyen bir mücadele olarak görüyorum. En azından benim hayatım böyle geçti. Ama bütün bu yıllar bana yalnızca mücadele etmeyi değil; insanı gözlemlemeyi, acıyı ve umudu tanımayı da öğretti. Sanırım hekimliğimin, müziğimin ve yazarlığımın beslendiği kaynaklardan biri de bu yaşadıklarım oldu.
Sade ama verdiği güçlü mesajıyla kitap kapağınızı beğendiğimi belirtmeliyim. Toplam 92 sayfa olan yeni kitabınız Yarım Santim'i beğenerek okudum. Kitabı okuyanların etkileneceğini, çok içeriden bir hikâye bulacaklarını düşünüyorum. Cevdet Bey, bundan önce de yayımlanmış bir kitabınız olduğunu biliyorum. Bundan sonra da eserler kaleme alacağınızı düşünüyorum ve size soruyu sormak istiyorum: Cevdet Erdemol yazmakta ne buluyor, başka bir deyişle neden yazıyor?
Cevdet Erdemol yazıyor çünkü yazmayı çok seviyor. Bana göre yazmak, ruhu arıtan ve güzelleştiren bir sanattır. Diğer sanat dalları gibi aynı zamanda bir çeşit terapidir. İnsan yazdıkça, belki farkında bile olmadan kendini onarıyor, bilinçaltında biriken bazı yüklerden kurtuluyor.
Bir yazar başkalarının hikâyelerini, başka insanların ağzından anlatıyor olsa bile aslında bir ölçüde kendisini anlatıyor. Yarattığı karakterlerin arkasına saklansa da zaman zaman zırhını çıkarıp kendisini resmediyor. Çünkü yazdığımız her şeyde bizden bir parça olduğuna inanıyorum.
Bir de kelimelerle oynamayı seviyorum. Kelimelerden görüntüler, duygular, insanlar ve hayatlar yaratabilmek bana büyüleyici geliyor. Bazen ortada hiçbir konu yokken bile kendi kendime, "Bir konu bulsam da onun hakkında yazsam." dediğim oluyor. Sanırım bunun başka bir açıklaması yok: Yazmak benim için bir tutkudur. Vazgeçilmez bir tutkudur.
Yaşam mücadelenizi Yürümek adlı otobiyografik eserinizde doğrudan kendi hikâyeniz üzerinden anlattınız; Yarım Santim'de ise mesleğinizden ve hastalık deneyiminizden izleri kurmaca bir karakterin dünyasına taşıyorsunuz. Bir yazar için yaşadıklarını doğrudan anlatmakla onları kurmacanın içinde yeniden şekillendirmek arasındaki farkı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kas hastalığım bugün çok büyük ölçüde iyileşti. Ancak sol elimde hâlâ titremeler oluyor. Yürümek'i yazmak, o zamanlar yazarlık konusunda oldukça acemi olmama rağmen, bana nispeten kolay gelmişti. Çünkü elimde yaşanmış bir hayat ve anlatabileceğim pek çok ilginç olay vardı. Zaten uzun zamandır, bir şekilde kendi hayat hikâyemi anlatan bir kitap yazmayı düşünüyordum. Yürümek böyle ortaya çıktı.
Yarım Santim ise bambaşka bir deneyimdi. Bu kez elimde, kendi hayatımdan doğrudan alabileceğim el titremesi dışında pek fazla olay yoktu. Ama yıllar boyunca ruhumda birikmiş pek çok duygu ve düşünce vardı. Öyle bir kahraman yaratmalıydım ki benim hayatımı yaşamadan, benim içimde birikenlerin tercümanı olabilsin. Burhan biraz böyle doğdu.
Sanırım otobiyografiyle kurmaca arasındaki farkı da burada keşfettim: Otobiyografide yaşadıklarınızı anlatıyorsunuz; kurmacada ise yaşadıklarınızın sizde bıraktığı izleri. Yürümek'te hayatımdaki olayları anlatmaya çalıştım; Yarım Santim'de ise o hayatın içimde bıraktığı bazı duyguları başka bir insanın hikâyesine dönüştürmeye. Eğer bunu başarabilmişsem, Yarım Santim de amacına ulaşmış demektir.
Kitaba adını veren o "yarım santim", ilk bakışta Burhan'ın serçe parmağındaki çok küçük bir fiziksel sapmayı ifade ediyor; ancak roman ilerledikçe hayatın yönünü değiştirebilecek kırılmaların da karşılığına dönüşüyor. "Yarım santim" metaforunun romanın bütünü içinde taşıdığı anlamı sizden dinlemek isterim.
Aslında kitabımda birçok karakterin kendi "yarım santimi" var. Bu metafor yalnızca Burhan'ın serçe parmağı ya da gitarıyla ilgili değildir. Nalan'ın "cici kız" görünme çabası, Davut'un mutlak başarı arzusu, Ayten'in olayları kontrol altında tutma isteği, baba Ahmet Bey'in ciddiyeti ve hayata koyduğu katı ölçüler… Her birinin hayatında küçücük görünen ama zamanla onları yönlendiren bir kırılma noktası vardır.
Sanırım gerçek hayatta da böyledir. Hayatımızın yönünü her zaman büyük olaylar, büyük kararlar değiştirmiyor. Bazen önemsiz sandığımız bir korku, bir tutku, bir alışkanlık, küçücük bir eksiklik ya da kendimize koyduğumuz bir ölçü yıllar sonra bambaşka sonuçlara yol açabiliyor.
"Yarım santim" benim için bu yüzden yalnızca bir uzunluk ölçüsü değildir. Küçücük bir sapmanın insan hayatının akışında ne kadar büyük sonuçlar doğurabileceğini anlatan bir metafordur. Bazen insanın hayatını değiştirmek için gerçekten yarım santim yeter.
Romanda Cemal Amca, Burhan'a, "Bir gün bir seçim yapacaksın yeğenim. Ya kendi yolunu seçeceksin ya da korkunu," diyor. Bu söz çok hoşuma gitti. Günümüzdeki gençlerin çoğu bu yol ayrımında ne yapması gerektiği konusunda zorlanıyor. Kendi istekleri ile ailelerinin, çevrelerinin ve toplumun beklentileri arasında sıkışıp kaldıklarını düşünürsek, yolunu seçmiş biri olarak genç kuşaklara öneri ve tavsiyeleriniz neler olurdu?
Yaşam cesurları sever. Ben buna inanıyorum. Pencerenin kenarında oturup yağmuru seyrederek hiçbir yere varamayız. Bazen sokağa çıkmak, yağmurun altında yürümek, gerekirse çamura bulanmak ve hayallerimizin peşinden gitmek gerekir.
Elbette gençlere "Hiç düşünmeden her şeyi göze alın." demiyorum. Aklın, eğitimin ve hayatın gerçeklerinin sesini dinlemek gerekir. Ama insan büyük kararlarında kendi kalbinin sesini de susturmamalı. Çünkü başkalarının bizim için çizdiği güvenli bir hayat, her zaman bizim hayatımız olmayabilir.
Aileler çocuklarını korumak ister; bunu çok iyi anlıyorum. Fakat bazen korumak isterken onların kanatlarını da bağlayabiliriz. Gençlere söyleyebileceğim şu olurdu: Hayalleriniz için çalışın, bedel ödemekten korkmayın ve başarısız olma ihtimalini de göze alın. Çünkü insan kendi seçtiği yolda yorulsa bile, neden yürüdüğünü bilir.
Kısacası pencerenin arkasında kalmayın. Sokağa çıkın. Biraz ıslanmayı, biraz da çamura bulanmayı göze alın. Hayat biraz da böyle yaşanıyor.
Çanakkale, romanda yalnızca olayların geçtiği bir şehir olarak kalmıyor; Kordonboyu, poyraz ve Boğaz, Burhan'ın duygu dünyasına doğrudan eşlik ediyor. Sizin de Çanakkale'de doğduğunuzu ve bu şehre Çanakkalem adlı bir beste adadığınızı biliyoruz. Size göre bir yazarın yaşadığı ya da kendisini ait hissettiği şehirle kurduğu bağ eserlerine nasıl yansır?
Bir yazar yaşadığı şehri seviyorsa ve onu iyi tanıyorsa, o şehrin bütün özelliklerinden eserlerinde yararlanabilir. Çünkü insan bilmediği bir coğrafyayı ancak bir yere kadar anlatabilir. Örneğin Yaşar Kemal'in Çukurova'yı böylesine güçlü anlatabilmesinde, o coğrafyayı bütün renkleriyle, doğasıyla ve insanıyla tanımasının büyük payı olduğunu düşünüyorum.
Benim en iyi bildiğim yer ise Çanakkale'dir. Poyrazını, Boğaz'ını, gökyüzünü, dalgalarını, Kordonboyu'nu biliyorum. Ama bunları yalnızca olayların geçtiği mekânı tarif etmek için kullanmıyorum. Bazen kahramanımın morali bozulduğunda poyraz eser, bazen içindeki huzursuzluğa Boğaz'ın dalgaları eşlik eder; bazen de açık bir gökyüzü onun umudunun fonu olur.
Bu nedenle Çanakkale benim eserlerimde yalnızca bir dekor değildir. Bir bakıma karakterlerin ruh hâline eşlik eden sessiz bir anlatıcıdır. Hem hikâyenin fonu oluyor hem de duyguların resmi.
Öz geçmişinizden uzun yıllar hekimlik yaptığınızı ve ağır bir kas hastalığıyla mücadele ettiğinizi biliyoruz. Aynı zamanda tıpkı romandaki Burhan gibi müzikle güçlü bir bağınız var; Prangalar, O Sokaktan Her Geçtiğimde, Suretiyle Yetinmek ve Nazlı Gülüm gibi bestelerinizi dinleyicilerle buluşturuyorsunuz. Hem zorlu bir hastalıkla mücadele etmiş bir hekim hem de kendi bestelerini üreten müzisyen kimliğinizle sormak isterim: Sanatın insanın zor dönemlerle baş etme ve kendisini yeniden kurma sürecindeki gücünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Hastalığımın en şiddetli döneminde okulumu dondurmak ve eğitimime ara vermek zorunda kalmıştım. İşte o günlerde müzik benim yegâne arkadaşım oldu. Aslında hastalanmadan önce de gitar çalıyor, besteler yapıyordum. Bu nedenle ilk şiirlerimin birçoğu aynı zamanda birer şarkı sözüydü.
Tıp fakültesinden mezun olduktan sonra da şiir yazmaya devam ettim. Yazdıkça, gitarımı elime aldıkça, bir şeyler besteledikçe ruhumun hafiflediğini hissediyordum. Dışarıdaki hayat zorlaştığında insanın kendisine sığınabileceği bir iç dünyaya ihtiyacı oluyor. Benim o dünyamın kapısını çoğu zaman müzik ve edebiyat açtı.
Daha önce de söylediğim gibi, sanatın her çeşidinin insan üzerinde iyileştirici bir gücü olduğuna inanıyorum. Elbette bunu tıbbî anlamda bir tedavinin yerine koymuyorum. Benim sözünü ettiğim, insanın ruhunu ayakta tutan bir güçtür. Sanat belki yaşadığımız acıyı ortadan kaldırmıyor ama onu taşınabilir hâle getiriyor. Bazen bir şarkı, bazen birkaç dize, bazen de yazılmış bir hikâye insanın kendisini yeniden kurmasına yardım edebiliyor. Ben kendi hayatımda bunun gücünü çok hissettim.
James Joyce'un Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi romanında Stephen Dedalus, kendisine biçilen toplumsal rollerle sanatçı olarak kurmak istediği hayat arasında sıkışır. Yarım Santim'de de Burhan'ın müzik tutkusu ile babasının onun için öngördüğü iyi bir fakülte ve "güvenli gelecek" beklentisi arasında benzer bir gerilim görüyoruz. Bu iki karakterden hareketle, aile ve toplumun gençler için çizdiği hayat ile onların kendi tutkuları arasında yaşanan çatışmaya dair düşüncelerinizi merak ediyorum.
İnsanın yetenekli olduğu alanda başarılı olma ihtimalinin daha yüksek olduğuna inanıyorum. Üstelik insan neye yetenekli olduğunu, neyi gerçekten istediğini çoğu zaman çevresindeki insanlardan daha iyi bilir. Bir de severek, isteyerek yapılan bir işin meyvesi daha güzel olmaz mı?
Elbette ailelerin kaygılarını anlayabiliyorum. Anne babalar çocuklarının geleceğini güvence altında görmek isterler. Onlara yol göstermek, deneyimlerini aktarmak, yanlış bir adım atmalarından kaygılanmak son derece doğaldır. Ama yol göstermekle, o yolu onlar adına seçmek arasında önemli bir fark vardır.
Çevremiz bize bir yol gösterebilir; fakat o yolda yürüyecek olan bizim kendi bacaklarımız değil midir? Başkasının bizim için seçtiği bir hayat çok güvenli, çok başarılı, hatta dışarıdan bakıldığında kusursuz görünebilir. Ama insan o hayatın içinde kendisini bulamıyorsa bütün bunların ne kadar anlamı kalır?
Yarım Santim'de Burhan'ın yaşadığı çatışmalardan biri de budur. Babasının istediği gelecek yanlış değildir; Burhan'ın istediği gelecek de yanlış değildir. Sorun, bir insan için neyin doğru olduğuna kimin karar vereceğidir. Bana göre aileler pusula olabilirler; ama dümeni sonunda o hayatı yaşayacak kişiye bırakmalıdırlar.
Edebiyatın ne olduğu ve kime "yazar" denilebileceği konusunda herkesin farklı bir tanımı var. Kimileri edebiyatı estetik bir dil kurma sanatı, kimileri insan ruhunu anlama çabası, kimileri de toplumsal gerçekliğe ayna tutmanın bir yolu olarak görüyor. Yazarlığı ise yalnızca hikâye anlatmakla değil; gözlemlemek, sorgulamak, dile getirilemeyeni söze dönüştürmek ve okurun zihninde yeni pencereler açmakla ilişkilendirenler var. Peki, sizin için edebiyat nedir, yazar kimdir?
Yazar, duygu ve düşüncelerin kelimelerle ressamıdır.
Türk ve dünya edebiyatını birlikte düşündüğünüzde, "En sevdiğiniz beş edebî eseri sıralayın" desek yanıtınız ne olurdu?
Çanlar Kimin İçin Çalıyor (Hemingway), Fareler ve İnsanlar (Steinbeck), Sevme Sanatı (Fromm), Savaşçı (Cüceloğlu) ve bir çocuk romanı Tarzan (E. R. Burroughs).
Cevdet Bey, Yarım Santim'den yola çıkarak edebiyat, müzik ve insanın iç dünyası üzerine gerçekleştirdiğimiz bu kıymetli sohbet için teşekkür ederiz. İnsana, hayata ve duyguların derinliğine incelikli bir bakış sunan Yarım Santim'i tüm edebiyatseverlere gönül rahatlığıyla tavsiye ediyoruz. Mutlaka okusunlar. Yeni eserinizin okurlarınızda güzel izler bırakmasını ve yazarlık yolculuğunuzun yeni eserlerle devam etmesini diliyoruz.
Güzel sorulardı, hazırladığınız için çok teşekkür ederim.
Yorum bırakın
Toplam Yorum Sayısı 0
Henüz yorum eklenmemiş
Kategoriler
En Çok Okunan Yazılar
2
İşleminiz Sürüyor, Lütfen Bekleyiniz


